Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uydyramıyoruz (111)
Çocuğu Kendi Hayallerimizin Taşıyıcısı Yapmayalım
Çocuğun dünyasına girmek için önce onunla bağ kurmamız gerektiğini konuştuk. Fakat o kapıdan içeri girdikten sonra ne yaptığımız da önemlidir.
Onu tanımaya mı çalışıyoruz, yoksa içerideki her şeyi kendi istediğimiz gibi düzenlemeye mi?
İlgilerini, heveslerini, hayallerini merak ediyor muyuz? Yoksa daha o konuşmaya başlamadan geleceğinin bütün cümlelerini biz mi kuruyoruz?
“Sen doktor olacaksın!”
“Sen avukat olacaksın!”
“Bizim yapamadığımızı sen yapacaksın.”
“Seni o okulda göreceğim.”
Çocuklarımızın başarılı olmasını istiyoruz. İyi eğitim almalarını, bir meslek edinmelerini, hayatın güçlükleri karşısında sağlam durmalarını bekliyoruz. Bunun için çalışıyor, yoruluyor, çoğu zaman da kendi ihtiyaçlarımızdan vazgeçiyoruz.
Bütün bunlar anlaşılabilir. Fakat fedakârlıklarımız, onların hayatını belirleme hakkını da bize veriyor mu?
Biz çocuğumuzun hayalini mi büyütüyoruz, yoksa kendi gerçekleştiremediğimiz hayallerimizi mi ona taşıtıyoruz? Onu hayallerimizin kölesi mi yapıyoruz?
Bu soru benim zihnimde masa başında kurulmuş bir soru değil. Yıllar içerisinde dinlediğim, okuduğum, öğretmenlik hayatımda gözlemlediğim ve kendi çocuklarımla yaşadığım hadiselerin düşündürdüğü bir soru.
Ne yazık ki bazen fedakârlıklarımızın arasına, fark etmeden bir alacak defteri koyuyoruz. Her vazgeçişimizin karşısına çocuğun yerine getirmesi gereken bir beklenti yazıyoruz. Sonra çocuk kendi isteğini dile getirdiğinde o defteri önüne açıyoruz:
“Biz senin için neler yaptık!”
Peki, yaptıklarımız onun kendi hayatını kurabilmesi için miydi; yoksa bizim seçtiğimiz hayatı yaşaması için mi?
Yıllar önce Ankara’da bir Network 21 seminerinde Macar Patenci Janos Demeter’i dinlemiştim. Anlattıkları zihnimde öyle bir yer etti ki çocukların geleceği üzerine düşünürken hâlâ o konuşmaya dönerim.
On altı yıl boyunca, hafta sonları dâhil, her gün dört saat buz pistinde paten yaptığını anlatmıştı. On altı yılın sonunda dünya şampiyonu olmuştu. Fakat artık buz pistini görmek bile istemediğini, ondan nefret ettiğini, tiksindiğini söylüyordu.
Ardından bütün o başarı hikâyesini başka bir ışık altında görmemize yol açan cümleyi kurmuştu:
“Çünkü şampiyon olmak, benim değil annemin hayaliydi.”
On altı yıl…
Bir çocuğun büyüdüğü, kendisini tanımaya başladığı, neyi sevip neyi sevmediğini keşfedeceği yıllar. Her gün aynı piste çıkmak, aynı hedef için çalışmak, aynı beklentiyi taşımak…
Sonunda şampiyonluk geliyor. Dışarıdan bakıldığında herkesin başarı diye göstereceği bir sonuç var. Fakat o sonucun içinde, kendi emeğinden sevinç duyamayan bir insan da var.
Biz madalyayı görüyoruz. Onun piste bakarken ne hissettiğini kim soruyor?
Bir çocuğun bir işi yapabilecek yeteneğe sahip olması, hayatını o işe vermek istediği anlamına gelir mi?
Bu soruyu sormak için dünya şampiyonluğu gerekmiyor. Evlerimizde, sınıflarımızda, gündelik konuşmalarımızın arasında da aynı düğümle karşılaşıyoruz.
Resim yaparken gözleri parlayan bir çocuk düşünelim. Defterinin kenarına, bulduğu boş kâğıtlara durmadan bir şeyler çiziyor. Bir gün heyecanla resmini getiriyor:
“Güzel olmuş ama bunlarla vakit kaybetme. Sen doktor olacaksın.”
İlkinde bir resim daha getiriyor. İkincisinde biraz çekiniyor. Sonra göstermemeye başlıyor.
Biz de “Neyse, resim hevesi geçti.” diyoruz.
Belki de geçmedi. Belki yalnızca o hevesin evde karşılık bulmadığını öğrendi. Kendisi için değerli olanı anlatmaktan yoruldu. Çizmeyi sürdürüyor ama artık resimlerini bizden saklıyor.
Biz bir hevesi yönlendirdiğimizi sanırken çocuk, sevdiği şeyleri bizden gizlemeyi öğreniyor. Bazen de çocuğun ilgisini değil, doğrudan mizacını değiştirmeye çalışıyoruz.
Sessizse “Biraz girişken ol!” diyoruz. Hareketliyse “Yerinde dur!” Konuşkansa susturuyor, düşünmek için zamana ihtiyaç duyuyorsa acele ettiriyoruz.
Sanki makbul çocuk, bizim istediğimiz anda konuşan, istediğimiz anda susan, bizim hızımızda düşünüp bizim seçtiğimiz yöne yürüyen çocukmuş gibi…
Biri soruya hemen cevap verir. Diğeri bildiği hâlde önce düşünmek ister. Biri grup çalışmasında canlanır. Diğeri tek başına çalışırken daha rahat yoğunlaşır. Biri işe cesaretle başlar; diğeri başlamadan önce bütün ayrıntıları öğrenmek ister.
Bu farklılıkları görmediğimizde düşünerek ilerleyen çocuğa “ağır”, temkinli çocuğa “korkak”, hareketli çocuğa “yaramaz” diyebiliyoruz. Sonra da kendi verdiğimiz isim üzerinden onu değerlendirmeye başlıyoruz.
Oysa bir kişilik tasviri, çocuğu anlamaya yardımcı olduğu ölçüde değerlidir. Onun değişmez kaderi hâline getirildiğinde yeni bir sınırlamaya dönüşür.
“Sen zaten böylesin.” cümlesi de bazen “Sen doktor olacaksın.” kadar kırıcı ve kapatıcı olabilir.
Çocuğu tanımak, ona bir etiket yapıştırmak değil; neye ihtiyaç duyduğunu, nerede zorlandığını ve hangi şartlarda gelişebildiğini görebilmektir.
Üstelik meslek seçimi de tek bir kişilik özelliğinden çıkarılamaz. Konuşkan her çocuk avukat, ayrıntıcı her çocuk mühendis olmak zorunda değildir. İlgi, yetenek, değerler, çalışma isteği ve zaman içinde kazanılan deneyimler birlikte değerlendirilmelidir.
Bazen bu zahmete girmek yerine hazır bir yol gösteriyoruz. Kardeşi iyi bir okul kazandıysa aynı okulu hedef koyuyoruz. Kuzeni bir meslekte başarılı olduysa onun da aynı mesleği seçmesini bekliyoruz.
Oysa aynı evde büyüyen iki kardeşin bile merakı, dayanıklılığı, öğrenme biçimi ve hayattan beklentisi farklı olabilir.
Birine açılan kapı, diğeri için dar gelebilir.
Elbette çocuğun her anlık isteğini hayatının değişmez yönü sayamayız. Bugün heves ettiği şeyden yarın vazgeçebilir. Bir alana duyduğu ilginin, o alanın gerektirdiği emekle karşılaşınca nasıl değişeceğini henüz bilmiyor olabilir.
Tam da bu yüzden rehberliğimize ihtiyacı vardır.
Denemesine imkân vermek, güçlükleri konuşmak, çalışma alışkanlığı kazandırmak, kararlarının sorumluluklarını göstermek gerekir. İlk engelde vazgeçtiğinde yeniden denemesine yardım etmek de bu rehberliğin bir parçasıdır.
Fakat kararını dinlemeden hüküm vermek, rehberliğin neresindedir?
“Kendi iyiliği için istiyorum.” dediğimizde konuşmayı bitirmiş sayılmayız. Asıl o zaman kendimize sormamız gerekir:
Onun iyiliğini düşünürken onu ne kadar tanıyoruz?
Bu isteğimizin ne kadarı çocuğumuzun geleceğine, ne kadarı bizim geçmişimize ait?
Çünkü bazen çocuğun önüne koyduğumuz hedefin kökleri, kendi içimizde yarım kalmış bir hikâyeye uzanıyor. Gidemediğimiz okul, yapamadığımız meslek, elde edemediğimiz itibar, duyamadığımız alkış…
Bütün bunları bir çocuğun omuzlarına yerleştirip adına “gelecek hazırlamak” diyebiliyoruz.
Oysa çocuklarımız, yarım kalmış hayatlarımızı tamamlamak için dünyaya gelmediler.
Bizim de hayallerimiz vardı. Şartlar izin vermedi, imkân bulamadık, yanlış karar verdik veya başka bir yol seçmek zorunda kaldık. Bunların hüznünü taşıyabiliriz. Fakat o hüznün borcunu çocuklarımız ödemek zorunda değildir.
Onlara bırakacağımız miras, yerine getirilmesi beklenen bir hayaller listesi olmamalı. Kendilerini tanıyabilecekleri fırsatlar, emek vermeyi öğrenebilecekleri bir ortam ve kararlarını bizimle korkmadan konuşabilecekleri bir güven olmalı.
Çocuklar değişmedi derken her çocuğun birbirinin aynısı olduğunu söylemiyoruz. Sevilme, anlaşılma, görülme ihtiyaçlarının sürdüğünü söylüyoruz. Değişime ayak uydurmak da yeni araçları kullanmak kadar, eski beklentilerimizi sorgulayabilmeyi gerektiriyor.
Bir gün kendi seçtikleri yolda ilerlerken dönüp bize bakacaklar…
O gün gözlerinde yalnızca başarmış olmanın gururunu değil, yaşadıkları hayatı sevmenin sevincini de görebilmeliyiz.
Çünkü, aslolan çocuğumuzun geleceğinde bizim hayalimizin gerçekleşmesi değildir. Aslolan, o geleceğin içinde çocuğumuzun kendisinin olmasıdır.



YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.