1. YAZARLAR

  2. Mehmet YILMAZ

  3. Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uyduramıyoruz (11)
Mehmet YILMAZ

Mehmet YILMAZ

Platform
Yazarın Tüm Yazıları >

Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uyduramıyoruz (11)

A+A-

Çocuğun Dünyasına Girmeden Onu Eğitemeyiz

Okullar açılalı bir ay oldu.

İlk günlerin telaşı geride kaldı. Koridorlar çocuk seslerine, sınıflar derslerin ritmine kavuştu. Yoklamalar alındı; isimlere, yüzlere aşinalık oluştu. Defterlerin ilk sayfaları doldu. Ödevler verildi, bazı derslerde yazılı sınavlar yapıldı. Öğrenciler hakkında ilk kanaatler de oluşmaya başladı.

Kimin düzenli, kimin çalışkan, kimin hareketli, kimin sessiz olduğunu artık bildiğimizi düşünüyoruz.

Peki, çocukları gerçekten tanıyor muyuz?

Bir ay boyunca hangi öğrencinin kaç soruyu doğru çözdüğünü gördük. Ama hangisinin yanlış yapmaktan korktuğunu fark ettik? Kimin ödevini getirmediğini kaydettik. O ödevin hangi evde, hangi şartlarda yapılmaya çalışıldığını merak ettik. Derste konuşanları uyardık. Peki, hiç konuşmayanlara ulaşabildik mi?

Çocuklar hakkında hüküm vermeye başladığımız bu günlerde, biraz da kendi öğretmenliğimizi yoklamanın zamanı gelmedi mi?

Çünkü bir çocuğun adını bilmek, onun dünyasını tanımaya yetmez. Davranışını görmek de o davranışın ardındaki duyguyu anlamak değildir. Tanımak; bakışının neden yere indiğini, sorusunu neden yarıda bıraktığını, bildiği hâlde neden el kaldırmadığını merak etmekle başlar.

Çocuğun dünyasına girmenin yolu, onunla bağ kurmaktan geçer.

Bağ kurmak, doğru frekansı bulmaya benzer. Radyo ya da televizyon doğru frekansta değilse ses de görüntü de yerine ulaşmaz. Bir telefon numarasının tek rakamını yanlış çevirdiğinizde aradığınız kişiye erişemezsiniz. Bir kasanın şifresinde tek rakamı ya da harfi yanlış girdiğinizde kapı açılmaz.

Çocukla iletişimimizde de böyledir. Söylediklerimiz doğru olabilir; fakat sesimizin tonu, seçtiğimiz kelime ya da yaklaşımımız onun dünyasında karşılık bulmuyorsa bağlantı kurulmaz. Biz anlattığımızı sanırız, o kendisine ulaşılmadığını hisseder.

Bazen daha yüksek sesle konuşarak bu mesafeyi kapatmaya çalışırız. Oysa yanlış frekansta sesi yükseltmek, bağlantıyı sağlamaz.

Yıllardır aynı cümleleri duyuyoruz:

“Öğretmenlik sizin zamanınızda güzeldi.”

“Şimdi çocuklar çok değişti.”

“Bizim zamanımızda çocuklar böyle değildi.”

“Biz öğretmenimizden korkardık.”

“Biz büyüklerimizin sözünden çıkmazdık.”

“Bizim zamanımızda telefon yoktu, internet yoktu.”

Evet, yoktu. Ama bugün var. Dün olmayan daha birçok şey de bugün hayatın içinde.

Bugünün çocuğu bizim hatıralarımızda yaşamıyor. Bilgiye bizim gibi sözlüklerin, ansiklopedilerin sayfalarını çevirerek ulaşmıyor. Başka yollarla öğreniyor, başka oyunlar oynuyor, başka kaygılar taşıyor. Üstelik yalnızca teknolojinin hızlandığı bir dünyada büyümüyor; hayat pahalılığının, geçim sıkıntısının ve gelecek endişesinin evlere bıraktığı izleri de görüyor.

Bir faturanın nasıl ödendiğini bilmeyebilir. Fakat o fatura masaya bırakıldığında evin havasının nasıl değiştiğini hisseder.

Biz çantasındaki kitabı, defteri görüyoruz. Çantaya sığmayan yüklerini görebiliyor muyuz?

“Çocuklar değişmedi” derken bütün davranışlarının aynı kaldığını söylemiyorum. Temel ihtiyaçlarının değişmediğini söylüyorum: Sevilmek, anlaşılmak, görülmek, güvenmek ve kendisine güvenildiğini hissetmek.

Dünya değiştikçe bu ihtiyaçların ifade ediliş biçimleri de değişiyor. Biz ise bazen kendi alışkanlıklarımızın prangalarından kurtulamıyoruz. Bildiğimiz yolları korumaya çalışırken çocuğun dünyasına açılan kapıları kapatıyoruz.

Sekiz-on yaşındaki bir çocuğun kırk-kırk beş yaşındaki bir yetişkin gibi düşünmesini, algılamasını ve kavramasını bekliyoruz. Bizim kadar sabırlı, ölçülü ve sorumluluk sahibi olmasını istiyoruz.

Sonra da “Kaç defa söyledim, hâlâ anlamadı!” diye kızıyoruz.

Peki, biz onun nasıl anladığını anlamaya çalıştık mı?

Çocuğun hazır bulunuşluğu yalnızca yaşından ibaret değildir. Bildikleri, yaşadıkları, duygusal durumu ve kendisini güvende hissedip hissetmediği de öğrenmeye nasıl yaklaşacağını etkiler.

Yanlış yaptığında küçümseneceğini düşünen bir çocuk, cevabı aramaktan önce kendisini korumaya çalışabilir. Sorusu önemsenen, hatası sabırla karşılanan bir çocuk ise yeniden denemeye cesaret bulabilir. Bu yüzden çocukla kurduğumuz ilişki, dersin dışında kalan bir ayrıntı değildir; öğrenmenin içinde, tam merkezindedir.

Bağ kurmak, çocuğun her istediğine razı olmak da değildir. Sınır koyarken onu dinlemek, yanlışını gösterirken kişiliğini incitmemek, beklentimizi dile getirirken yapabilmesi için yol göstermektir.

Bir çocuğa “Sorumluluk sahibi ol!” demek kolaydır. Sorumluluğun nasıl yerine getirileceğini göstermek ise emek ve zaman ister.

Örneğin çantasını hazırlamakta zorlanan bir çocuğa her sabah kızmak yerine, başlangıçta onunla birlikte bir kontrol listesi oluşturabiliriz. Çantasına neleri, nasıl koyacağını gösterir; ardından desteğimizi yavaş yavaş azaltabiliriz. Böylece yalnızca eksikliğini işaret etmiş olmayız. Yapabilmesinin yolunu da öğretiriz.

Üstelik çocuk, bu süreçte yalnızca çanta hazırlamayı öğrenmez. Zorlandığında yardım isteyebileceğini, eksikliğinin onu değersiz kılmadığını ve kendisine güvenildiğini de hisseder.

Çocuğun seviyesine yaklaşmak, öğretmenin küçülmesi değildir. Çocuğun yetişebileceği yerden ona el uzatmasıdır.

O el uzanmadan, anlattığımız en doğru bilgiler bile aramızdaki mesafeyi aşamayabilir. Çocuk bizi duyabilir; fakat soru sormaya, yanılmaya, yeniden denemeye cesaret edemeyebilir.

Bir ayın sonunda yoklama defterindeki bütün isimleri öğrenmiş olabiliriz. Şimdi o isimlerin ardındaki çocuklara ulaşma zamanıdır.

Çünkü eğitim, yalnızca söylediklerimizin doğruluğuyla değil, o sözlerin çocuğun dünyasında bir karşılık bulmasıyla başlar.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.