1. YAZARLAR

  2. Zeynel KOZANOĞLU

  3. “BAŞIMA GELMEDİK HALLER Mİ KALDI?”
Zeynel KOZANOĞLU

Zeynel KOZANOĞLU

Ortak Ses
Yazarın Tüm Yazıları >

“BAŞIMA GELMEDİK HALLER Mİ KALDI?”

A+A-

Şair olsaydım, bu dizeyi ille ben söylemiş olurdum. “Başıma gelmedik haller mi kaldı?” Gevheri birkaç sözcükle çok şey anlatmış… Bu dizeyi seviyorum. Seksen ikinci yaşın içindeyim. Lafın gelişi olarak değil, gerçekten başıma gelmedik haller kalmadı.

Dinlemeye hazırsanız başıma gelen “haller” den sadece birini anlatabilirim.

Kenan Evren ihtilali döneminde, yani 1980 yılının hemen sonrasında İzmir’de çalıştığım Güneş Gazetesi adına gönderildiğim (adı bende kalsın) kasabanın belediye başkanı tarafından “mevcutlu olarak” Turgutlu’da Sıkıyönetim Makamına teslim edildim.

Evet, kasabanın orta yerinde bulunan parkta sabahın erkeninde biz üç kişi oturmuş kahvaltı ediyorduk ki, bir belediye Zabıta Memuru çıka geldi ve Belediye Başkanının bizi çağırdığını söyledi. Arkadaşın halinde tavrında dostça bir yaklaşım yoktu.

Zabıta Memurlarının arabası önde biz arkalarında gittiğimizde belediye binasının önünde başkanla beş on kişinin bizi beklediğini gördüm. Selam verdim. Selamım başkana eğri geldi. Selamımı alırken pek gönüllü değildi. Yüzü gülmüyordu.

Kim olduğumuzu sordu. Kasabaya niye geldiğimizi sordu.

Gazeteci olduğumuzu söyledik. “Güneş Gazetesindeniz” dedik. Güneş gazetesinden gelmiştik. Sarı Basın kartımı gösterdim. Eline aldı, incelemeye başladı. Şimdi ne bekliyorum, biliyor musunuz? Belediye başkanı eşek değil ya…

Bir karta baktıktan bir de bana baktıktan sonra şöyle haykıracak:

“Vay efendim vay… Kasabamıza hoş geldiniz… Şeref getirdiniz…”

Güneş o yıllarda bayağı okunan gazeteydi. Üstelik şöyle bir ayrıntı da vardı. Gazete Çavuşoğlu - Kozanoğlu ortaklığına ait idi. Benim de soyadım Kozanoğlu ya… Belediye başkanı bu durumu görebilirse belki de bizi bir hafta falan ağırlamaya kalkışabilirdi.

Çoğu yerde böyle büyük ilgi ile karşılandığım oluyordu.

Hayır… Beklediğim çıkmadı. Belediye başkanı olmayacak bir yola başvurdu. Yanı başında duran ve bizi uzaydan gelmişiz gibi büyüyen gözlerle izleyen adamlarından birine şöyle buyurdu:

“Mehmet! Al bunları, götür Turgutlu’ya… Sıkıyönetime teslim et.”

Başkan şaka ediyor olabilir miydi? Baktım suratından düşen bin parça oluyordu.

“Başkan… Bir dakika. Biz Güneş gaze…”

“Anladık kardeşim, gazetecisin de sabahın köründe kasabamızda ne geziyorsun?”

“Bakın anlatayım…”

“Yorulma kardeşim, derdini sıkıyönetime anlatırsın…”

Hoppalaaa… Şu belediye başkanının birazcık aklı olsa, bizi yarım yamalak da olsa ağırlayıp uğurlasa koskoca Güneş Gazetesiyle sürekli dirsek teması halinde bulunabilecek. Pek çok belediye başkanı herhangi bir gazeteciyle yakınlık kurabilmek için çırpınıyor.

Bu başkan ayağına kadar gelmiş nimetin farkında değil.

Ben bir gazeteciyim, ben bir yazarım. Değil bir belediye başkanı, elli belediye başkanı bir araya gelse hiçbir kusuru bulunmayan üç yurttaşı sıkıyönetime teslim etmeyi akıl etmez, akıl edemez. Ancak biz kuzu kuzu denilene uyduk. Yalnız belediyenin şoförü beni arabasına çağırdığında “O kadar da değil” dedim. Beyinsiz adam peşi sıra giderken arkasından kaçıp kaybolacağımızdan kuşkulanıyordu.

“Sen sür arabanı, biz arkandayız” dedim.

Şimdi Turgutlu yolundayız. Sıkıyönetime teslim edilmeye hemencecik niye boyun eğdiğimizi anlatayım. Efendim ben ve arabamızı kullanan can arkadaşım tertemiz kimseleriz de üçüncü kişi Türkiye’mizin azılı yankesicilerinden biri. Evet, gerçi artık ununu elemiş ve eleğini duvara asmış ama adam ülke çapında namlı bir yankesici…

Şaşırmayın, anlatıyorum. Gazetede bir gün yaşlı bir adam getirdiler. Yorgun biriydi. Akhisar’dan gelmiş. Bir adam tanıyormuş, tam yüz iki cezaevinde yatmış. İlgi çekici anıları varmış. Her cezaevinden aldığı belgeler adamın elindeymiş. İlgilenir miymişiz.

“Elbette ilgileniriz” dedim. Adres aldım. Bir zaman sonrası için adamla verdiği adreste Akhisar’da buluşmaya sözleştik. Haber kaynağımıza bizi o götürecekti.

O zamanda Güneş Gazetesinin Akhisar’da dünya değerlisi bir muhabiri Var. İbrahim Beyle de görüştükten sonra soluğu Akhisar’da aldık. Adrese ulaştığımızda bizi bir sürpriz bekliyordu. Gazetede görüştüğümüz beyefendi “Haber kaynağınız benim” dedi.

Ve adamcağız yaşam öyküsünü anlattı. Gençliğinde herkes gibi dürüst biriymiş. Hem de gerçekten çok dürüstmüş. Bizi Sıkıyönetime yollayan insanların kasabasında bir kişinin bağında çalışıyormuş. Bu kasabada günün birinde bir suç işlenmiş, galiba hırsızlık olmuş. Hiç günahı olmadığı halde bu kişinin başını yakmışlar.

Türkiye’de bir kez bile cezaevine düşersen hayatın kaymaz mı?

Ondan sonra karnını doyurabilmek için beş kuruş kazanacağı bir iş bulamamış. Dilenmeye kalkışsa dilenmeyi becermek de hüner işi. Açlıktan ölmemek için ne yapsın? Ne el uzatacak yardımsever biri var. Ne de o yıllarda sosyal güvence, ya da “fak fuk fon” var.

Kış gelince gerçekten bilerek isteyerek yankesicilik suçunu işleyip cezaevine girmiş.

Ve geleceğini kurtarmak adına yankesiciliğin bütün inceliklerini içerideyken öğrenmiş.

Ondan sonrası kolay olmuş. Neredeyse kırk yıl boyunca kimseye muhtaç olmadan beyler gibi yaşamış. Yakayı ele verdikçe de güle oynaya cezaevine girmiş. Zengin olmaya hiç özenmemiş. Parası bittiğinde ancak geçimini sürdürebilmek için “icra-i sanat” eylemiş.

Bu arada da hangi cezaevinden salıverildiyse, hemen bir dilekçe vermiş. “Cezaevinize ne zaman girdim, ne zaman salıverildim. Tarafıma bildirilmesini arz” demiş. Tam tamına yüz iki Cezaevinden aldığı mühürlü, imzalı cevap yazılarını bir klasörde biriktirmiş.

O kadar çarpıcı olaylar anlattı ki, yüreğim yandı, içim parçalandı.

Bu girip çıkmalarının da neredeyse yarısı haksız yere olmuş. Bir olayı şöyle anlattı:

“Eskişehir cezaevinde sekiz ay yattıktan sonra salıverildim. O sabah trenle Ankara’ya geldim. Kayseri’ye gideceğim. Ankara’dan sonra trenimin kalkmasına dört beş saat var. Çıkıp şöyle Gençlik Parkı’nda oyalanmak istedim.

Sekiz ayda yürümeyi unutmuşum. Parka henüz girmiştim ki, karşıdan gelen polis memuru yürüyüşümü beğenmedi. Beni tuttuğu gibi karakola götürdü. On beş gün kadar önce bir hırsızlık olmuş. Benim üstüme yıkmaya çalışıyorlar. İyi ama ben o günlerde cezaevindeydim. Anlatmaya ne kadar çalıştıysam da beni dinlemediler.

Karakola götürdüler. Oradan adliyeye sevk ettiler. Savcıya anlatacak oldum.

“Derdini hakime anlatırsın” dedi.

Hakimin karşısına çıktım…

“Efendim, böyleyken böyle…” dedim.

Hakim “Yaz kızım” dedi. “Söylediklerinin doğru olup olmadığının Eskişehir’den sorulmasına ve sanığın tevkifine…” Eskişehir’den yazı üç ayda geldi. Ve ben üç ay yattıktan sonra salıverildim.”

Şimdi anladınız mı Sıkıyönetime teslim edilmeye niye karşı çıkmadığımızı? Sabahleyin kasabaya geldiğimizde kırk yıl öncesinden kendisinin suçsuz yere cezaevine konulduğunu bilen adama gitmiştik. Adam olayı hatırlamazdan geldi. Bize yüz vermedi.

Şimdi Belediyenin önünde hak hukuk çekişmesine girersek belki adam gelecek ve “Vay bu adamı ben tanıyorum” diyecek, işimiz büsbütün sarpa saracak. Siz gazetecisiniz Yankesici neci? Olacak. Bir an önce yola düşmek akıllıca bir yol değil mi? Eee, İzmir’e döneceğimize göre Turgutlu da zaten yolumuzun üstünde… Sıkıyönetim’de oturan adamlar bizi anlayacaklardır. Onlar odun değildirler.

Turgutlu’da Sıkıyönetime resmen teslim edildik. Bir subay bizi odasına aldı. Birkaç kişi daha var. Subay suratsız değil. O kasabada ne kusur işlediğimizi sordu. “Biz gazeteciyiz” dedim. Kartımı gösterdim. “Bir haber için gelmiştik” dedim.

Kartımı alıp incelemedi bile. “Manyak mı bunlar kardeşim?” dedi. “Hizmet için ayaklarına gidiyorsun, nimeti tepiyorlar. İşte insanımız bu.” Daha da söylendi. Sonra “Hadi gidin yolunuza” dedi. “Bu yaşadıklarını da yazma bari… Daha fazla rezil olmasınlar.”

Evet, bizim yazı dizisi başlamadan bitmişti. Adamın tertemiz iken hüküm giydiğine tanık bulamayınca projemizden vaz geçtik. O günden sonra şu iki insan tipine her rastlayışımda hep Turgutlu serüvenimizi hatırladım ve hep üzüldüm.

Bu insan tiplerinden biri “Anlamadan dinlemeden kalp kıran odunsu kişiler” den oluşuyor. Diğeri de “Anlayışlı ve kalıbının adamı erdemli kişiler.”Yeryüzünde bir başka insan tipi de zaten yok. İnsan hayatında “kader” dedikleri ve “şans” dedikleri de bu iki tipten birinin eline düşmüş olmamızdan başka bir şey değil. (zeynelkozanoglu@gmail.com)

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum