Yağmur adam...

Hülya SEZGİN

Sanırım pek çoğumuz muhteşem ikili Dustin Hoffman ve Tom Cruise'un oynadığı bol Oscar'lı  "Rainman" filmine değin "otizm" kavramına yabancıydık.  

Açıkçası bu konuda derinlemesine benim de pek bilgim yoktu. Taa ki İzmir Güzelbahçe Kent Konseyi Engelli meclisi başkanı Cem Koç'un  kahvaltı davetine kadar. Pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da duyarlı, genç ve çalışkan Güzelbahçe Belediye Başkanımız Mustafa İnce'nin de desteği ile Güzelbahçe Kent Konseyi başkanı Ozan Parlar ve ekibi 2 Nisan Dünya Otizm Haftası "Otizme bir mavi ışık da sen yak" kahvaltı etkinliği düzenlemişler. Sağ olsunlar, hepsinin emeğine sağlık... Otizmli öğrenci eğitimi veren okul öğrencileri ile birlikte kahvaltı edip onların gösterilerini izleyeceğiz.

Erkenden heyecanla hazırlanıp çıktım yolla. Kahvaltı masasında yerimi aldım. Salon az sonra öğrenciler, öğretmenleri, veliler ve pek çok davetli ile dolmuştu. Başta engelliler olmak üzere topluma, toplumun değerlerine çok duyarlı ve destek veren Güzelbahçe Kaymakamımız  Hüseyin Kulözü de bizimle idi.

Derken program başladı. Öğrencilerden otistik bir delikanlı aldı mikrofonu eline başladı şarkı söylemeye:

"Beyaz giyme söz ooolur, siyah giyme tooz oluur... Salına da salına da geel... haydi yavrum...."

şaşırmıştım. Gayet güzel okuyordu. Hemen tempo tutup alkışlamaya başladım. İçimden bir duygu seli coştu, kabardı ve göz pınarlarımdan hafifçe taştı... Hissettirmeden arkamı döndüm, sessizce sildim...

Arkasından yakışıklı bir delikanlı elinde var saydığı gitarının tellerine vurarak:

 "Aşkın mapushane... " diye coşku ile şarkısını söylemeye başladı... Arkadan biri daha başka bir şarkı ile sahnede yerini aldı ... sanırsın sahnede rock grup konseri var. Kendilerini  kaptırmış coşku içinde söylüyor ve dans ediyorlar...

Derken koro aldı sahneyi  ve güzel güzel şarkılarını söylerken korodan 15-16 yaşlarında yakışıklı bir delikanlı kelebekler gibi kollarını çırparak kapıya doğru koştu. Biz "konseptin bir parçası mı?" diye düşünürken öğretmeni peşinden koştu, onu içeri getirdi ve akıllı bir davranışla onu koro şefi gibi koroyu yönetmeye yönlendirdi.

Dünyalar güzeli bir genç kız bir yandan piyano çalıp diğer yandan "Bana ellerini ver, hayat seni sevince güzel, yoluna ömrümü koydum gel kaçma güzeel" diye söylerken hayranlıkla izliyordum ki dört-beş yaşlarında afacan bir delikanlı ağabeylerine özenmiş olmalı sahneye fırladı bir şeyler yapmaya başladı. Öyle şirin, öyle mutlu... öğretmen ablası hemen koştu, sevgi ile yaklaşıp onu sahneden indirdi.

Efelerin folklor gösterisine sıra gelmişti. Sahnede yerlerini aldılar.  Kartal gibi kollarını açıp oynayarak bizi coşturdular. Bizim afacan gene fırladı sahneye... arkasından da öğretmeni... Oyunun sonunda efelerden biri Türk bayrağını göğsünden çıkarında coşkumuz ve alkışlarımız tavan yaptı...

İlgi ve özel eğitimle otistik çocuklar topluma kazandırılabiliyormuş. Genelde dikkatli anne ve babalar çocuklarının otistik olduğunu ilk yaşlarında anlayabiliyorlarmış. Örneğin çamaşır makinesinin önünde oturup saatlerce dönmesine bakıyor, televizyon karşısında sürekli sallanıyor, yalnızca "anne, baba, aç, kapa" gibi basit kelimelerin dışında konuşmuyor; başkaları seslenince bakmıyor ve istemediği zaman asla iletişim kurmuyorlarmış. Vakit geçirmeden özel eğitime başlanırsa ve anne baba da bir psikolojik destek alırsa kabullenme daha kolaylaşıyor ve anne baba çocukla mutlu, normal bir yaşam sürebiliyormuş.

İzmir Güzelbahçe'de Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Güzelbahçe Özel Eğitim İş Uygulama Merkezi (Umut Okulu) açıldı iki yıl önce. Topluma kazandırılabilmesi ve hayata hazırlanması için böyle okulların sayısının artması gerek bence. Öğretmenlerin işi ise hiç kolay değil. Bilgili, uyanık, ve sevgi dolu olmalılar. Bir öğretmen ancak iki öğrenci ile ilgilenebiliyormuş.  Öğretmen Birce Ulya Çelik  güzel bir tespitle şöyle diyor:

 "Onlar için sizin "kim" olduğunuz önemli değil. "İyi" ya da "kötü" olup olmadığınız önemli. Aslında tüm insanlık için gereken bu iken, otizmli öğrencilerimizin bunu hiçbir çaba sarf etmeksizin anlaması ne kadar ironik değil mi?"

Bence de çok doğru... insanlığın gereği değil mi ötekileştirmeden, ayrıştırmadan yalnızca "iyi" olduğu için sevmek...

Bu çocuklar sevgi odaklı... Sevdikleri kişilerle, sevdikleri yerlerde ve sevdikleri işleri yapınca mutlu oluyorlar. Rengarenk, mutlu ve farklı bir dünya onlarınki. Sanata yatkınlar. Resim ve müzik seviyorlar. Spordan hoşlanıyorlar. Çiftçilik öğrenebiliyorlar. Konuşma becerisi pek yok ama söyleneni anlayabiliyorlar. Bazen aralarında Einstein, Edison gibi bilim adamlarının yanı sıra pek çok klasik müzik dehası kişiler de çıkıyormuş...

Yalnızca İzmir'de 7000'i aşkın otizmli ferdimiz varmış ve yirmi beş yıl önce on binde bir iken bu oran  şimdilerde  altmış sekizde bire yükselmiş. Korkutucu... Neden arttığı konusu ciddi bir şekilde araştırılıyormuş ama henüz kesin sonuca ulaşılamamış. ilgi ve özel eğitimle bu çocuklar topluma kazandırılabiliyor. Onların topluma kazandırılabilmesi için böyle sosyal etkinlikleri çok önemsiyorum ve desteklenmeli diye düşünüyorum. Bu konuda hepimiz duyarlı olmalı ve bilinçlenmeliyiz.

Önümüzdeki günlerde belki ben de onlarla birlikte güzel bir etkinlik yapabilirim. Şimdilik sürpriz diyeyim...

Hülya Sezgin/hulyasezgin@hotmail.com