Uyuyan dev uyanıyor mu V

Zeynel KOZANOĞLU

SEN EY TÜRKİYE !   
NEREDEN NEREYE? (V)

Türkiye’nin bugün içinde bocaladığı durumun adını uzmanlar koysun. Cumhuriyet batmaya mı gidiyor? Yoksa Cumhuriyete sahip çıkması beklenen ve “Uyuyan Dev” diye adlandırılan Anadolu insanı yüz yıllardır süre gelen uykusundan uyanıyor mu?

Düne kadar devleti elinde tutanların başının üstünde Demokles’in kılıcı vardı, Türk Silahlı Kuvvetleri… Uyanık yeni demokrasi yolunun yolcuları düzmece davalarla ordumuzu devre dışına itmeyi başardılar ya, büsbütün gemi azıya aldılar.

Günümüzde akıl almaz aykırılıklar ülke gündemini tutuyor ve bunun sonu da gelmiyor.  

Her bir aykırılığı bir bir saymaya gerek var mı? Bir kere geminin kaptan köşkünde sorun var. En tepede oturan kişi hakkında açılan davalardan aklanamadan oraya çıkmasıyla biliniyor. Bir sonraki ise, dokunulmazlığı olmasa en az yetmiş davadan yargı önüne çıkarılacak biri. İktidardaki partinin kendisi ne durumda? Yüksek mahkeme tarafından “Cumhuriyete kast ettiği” karar altına alınmış. Kapatılmaktan kıl payı kurtulmuş.

Peki, Türkiye bu duruma nasıl geldi? İşte burada bir karikatürün yardımına ihtiyacım olacak. Siz de gördünüz mü, bilemiyorum. İki eşek… sekiz on metre uzunluğunda bir ipin iki ucuna bağlı durumdalar. Biri kuzeye doğru ipi gerdiriyor. Diğeri güneye doğru gerdiriyor.

Çünkü uzanamayacakları kadar uzaklıkta doymalarına yetecek kadar ot var.   

Bakıyorlar ki, ikisi de ayrı ayrı uçlarda bulunan ota ulaşamıyorlar. Baş başa verip düşünüyorlar. Ve birlikte gidip önce bir ot kümesini yiyip bitiriyorlar. Sonra dönüp diğer ot kümesini yemeye koyuluyorlar. Eşekler böylece akıllılık sergilemiş oluyorlar.

Bizim kendilerini solda gören politikacılarımız şu “sanal eşekler” in gösterdiği feraseti gösteremediler ve her seçimde kendi başlarına buyruk olarak seçimlere katıldılar. Ve sol oyları bölmeyi başardıkları için de altın tepsi içinde Ankara ve İstanbul’u kaptırdılar.

Hele Ankara Belediye başkanı iken Milletvekilliğine atlamayı hüner sayan biri var ki, Cumhuriyetin elden çıkışının suçlusu aranırsa, bana göre o siyasetçi baş suçlu sayılacaktır.  Bugün Ankara Belediye Başkanlığı koltuğunda çeyrek yüzyıldır oturan kişi, biliyor musunuz ki, Milletvekili iken o görevini zorla bırakıp bu koltuğa gelmiştir.

Ve kaç dönemdir de Japon tutkalı ile koltuğa yapıştı, yerinden oynatılamıyor.

BURADA OLAYLARI

ÖZETLEMİYORUM…

Ben burada olayları sırasına göre özetliyor değilim. Kimi büyük yanlışların ülkemizde nelere mal olduğunu hatırlatmaya çalışıyorum. Ve Türkiye Cumhuriyetinin bugünkü yöneticiler eline bırakılamayacak kadar önemli bir ülke olduğunu vurguluyorum.

Şurası bir gerçek… Türkiye’mize gerçek demokrasi hiçbir zaman gelmedi. Ülkemizi taa başından beri bir tek kişi yönetiyor. Hele şu son on yıl içinde bu durum öylesine tartışılmaz hale geldi ki, kim ne kadar “Hayır, öyle değil…” demeye çalışsa da gerçek bu.

Bir büyük kentimizde halka hitap ediyor. Canı yanmış bir yurttaşın “Anamızı ağlattınız” biçiminde haykırışına “Ananı  da al git buradan, haydi” diyor. Ana muhalefet Partisi Genel Başkanından söz ederken “O zaten alevi…” diyor.

Üç milyon nüfuslu İzmir’den söz ederken “Gâvur İzmir” diyebiliyor. Açlıktan böbreğini satmaya niyet ettiğini söyleyen yurttaşa “Burası sakatatçı değil” diyebiliyor. Cumhuriyet Gazetesi bombalandığında “Geçmiş olsun” demek yerine “Ne var, bizim partiyi de bombalıyorlar” diyebiliyor.  

Gezi olayları karşısında takındığı tavrı izledik.  

Tuttuğunu inadına tutuyor.  Vali yurttaşa küfrediyor. Bakanlık usulen soruşturma açıyor. O hemen konuşuyor. “Valimi yedirmem…”  Madem yedirmeyeceksin, soruşturma ne için? Yargı devlet görevlisini ifadeye çağırıyor. Hemen kaşla göz arasında koskoca Türkiye Büyük Millet Meclisi o kişinin sorgulanamayacağına dair kanun çıkarıyor.

Millete sürekli yalan söyleniyor. Ve benim milletimin nerelerde, ne halde olduğunun örneğini vereyim. Birkaç ay önceydi. Anadolu’da bir kasabamızda oturmuş söyleşiyorduk. Ben devletimizin yurt dışına borçlarından söz etmeye kalkıştım.

Bir bankada Veznedar olarak çalışıp emekli olduğunu bildiğim bir arkadaş “Yanlışınız var” dedi. “Memleketimizin yurt dışında hiçbir yere beş kuruş borcu yok.”  Ben küçük dilimi yutacak gibi olmuşken arkadaşım bilgisiyle beni susturabilmişliğin hazzını yaşıyordu.

Bu arada Türk kadını ne durumda? Kadınlarımızın çoğu ha bire öldürülüyor. 2002 yılından beri kadın cinayetlerinin sayısı yüzde bin dört yüz artmış. Kadınlarımızın bir kısmı Cumhuriyet elden gidiyor diye yasta. Ne yapabileceğinin arayışı içinde.

Bu arada tek tük de olsa, kadınlarımız kızlarımız arasında öyleleri de var ki, güçlü bir pehlivan bile olsa bugüne kadar kaç kişi tarafından “tuş” a getirileceğinin bilincinde olmadan televizyona çıkıp “Keşke Mustafa Kemal bizi kurtarmasaydı” diyebiliyor.    

Hani bir söz var ya… “Bu pirinç daha çok su kaldırır” diye bir söz… Bu konu daha çok laf kaldırır. Ancak fazla uzatmaya gerek yok. Bitirirken şöyle diyebilirim…  

Buraya kadar yazdıklarımı okuduktan sonra “Arkadaşım! Ne demek istediğini yakalayamadım. Daha açık ve daha kısa anlatamaz mıydın?” diyecek kimse çıkar mı bilemem. İyi bir gazeteci olduğu için işinden kovdurulan Ayşenur Arslan’ın şu bir buçuk satırını ben pek sevdim. Evet, arkadaşımız şöyle demiş:

“Eğer süzme salak ya da hepten satılık değilseniz Türkiye’nin nereye götürüldüğünü görürsünüz.”   

Bitti