Şükür ile uyutmak
24 Nisan günü, Cuma Namazı için gittiğim bir mescit de İmam Efendi üç hafta önce yaptığı şükür konusunu tekrar ederken, farklı bir şeyler söyleyecek diye bekledim. Her şartta nimetlere şükredilmesi gerektiğini ayet ve hadisler ışığında ayni minval üzerinde anlatınca, şükrün adalet bağlamında da ele alınması gerektiği anlamında; “Hocam! Buraya gelenler asgari ücretli, emekli yirmi bin liraya zaten şükrediyorlar, şükretmeseler burada değil, meydanlarda caddelerde olurlardı. Siz, 550 bin lira alıp geçinemeyenlere, ballı maaşlar alanlara şükrü anlatın.” Diye söylendim.
İmam Efendi açtı ağzını yumdu gözünü. “Burası Allah’ın evi, burada böyle konuşamazsın, beğenmiyorsan çık dışarı, burası tartışma yeri değil, çık dışarı! Çık dışarı! diye avaz, avaz bağırdı.
Sorduğum soruyu anlamamış veya anladığı halde makul cevabı olmayan aciz biri kanatına vardım. Rahmetli anamın söylediğini yaptım. Edepsizden edebimi satın alarak, camiden ayrıldım.
İmam efendi, Allah’ın evi olarak belirttiği yerden, (Allah’tan yetki almış olacak ki) Allah’ın bir kulunu kovabilme basiretsizliğini göstermişti.
İslam Dininin kurucusu elçi Hz. Muhammed, bırakın vaazları; hutbede bile Müslümanlara soru sorma, cevap verme nezaketini hiç eksik etmemiştir. Emevî halifelerine kadar hutbeler, Cuma Namazından sonra okunurken, Muaviye ile beraber; iktidarın istediklerini dikte ettirmek için hutbeler Cuma Namazından önceye alınmıştır. Cuma Namazları hala Elçi ve sahabelerin kıldığı şekilde değil, Emevî halifelerinin zorladığı şekilde kılınmaktadır. İktidarların emir ve yasakları, Allah’ın emir ve yasaklarıyla ayet ve hadisler eğip bükülüp cilalanarak halka sunulmaya çalışılmaktadır.
Mezhep imamımız İmam-ı azam Ebu Hanife,” Sultanın (iktidarın) sofrasına oturan alimin fetvasına itibar edilmez.” Sözü haklılığını korumaktadır.
Soruyu sormamda ısrarcı olmama da camiye gelirken iki kişinin kendi arasında konuşmasına kulak misafiri olmam sebep olmuştu. Konuşmada biri diğerine, Türkiye’nin milli gelirinin yüzde doksanını yüzde on nüfus alırken; kalan yüzde onunu ise yüzde doksan nüfus paylaşıyormuş dedi. Bu Allah’ın adaleti olamaz, Müslüman bir ülkede de bu kadar adaletsiz dağılım olmaz. Kime nasıl inanacağımı şaşırdım dedi. Ben bu dağılımı duymamıştım. Olabilir mi? Diye düşünürken camiye girdim. Vaaz eden kişi yukarıda yazdığım gibi şükür konusunu ayet ve hadislerle anlatırken acaba en azından maddi nimetlerin adaletsiz dağılımına Kur’an-i bir yaklaşım getirecek mi? Diye bekledim. Gelmeyince soru sorma ihtiyacı hissettim. Aldığım cevap, camiden kovulmak oldu.
Az çok dinî konularda düşünmeye-akletmeye çalışan, okuyan, Kur’an bütünlüğü içinde Allah’ı tanıyan, insanlardan ne istediğini neler verdiğini öğrenip; öğüt almaya çalışan biri olarak gerçekten üzüldüm. Vaaz eden kişinin acizliğine üzüldüm.
Cevabı bilmemek ayıp değil, cevap verme şekli bırakın bir din görevlisini, herhangi birinin üslubu olmamalı. Buranın sahibi benim, ben ne söylersem kabul edeceksiniz. Sizin düşünme yorum yapma, soru sorma hakkınız yok. Anlattıklarımı beğenmiyorsan çık dışarı! Burası ortak alanımız ise Allah’ın evi ise (Bana göre Allah, camiye sıkıştırılacak bir eve hapsedilecek bir güç değildir. O’nu evi yoktur. O’nun evi bütün kainattır. Yeryüzü de mescittir.) Cami toplanma ve dünya meselelerini tartışma yeridir. Tabii Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda. Namaz kılınan yerlere mescit desek daha doğru olurdu. Mescit, en azından secde edilen yer anlamındadır. Secde, Allah’a kulun en yakın olduğu andır.
Mescitler camiye evrilince, Allah’tan uzaklaşıldı saltanatlara yaklaşıldı. Haliyle saltanat memurları da Allah bu konuda ne diyor? Yerine, saltanat bu konuda ne der? Sorusuna cevap arar oldular. 550 bin lira ile geçinemiyorum diyen saltanat yetkilisi, 80 bin lira verdiği memuruna, 20 bin lira alan emekliye şükrü anlatması için yönlendiriyor.
Memur da iki haftada bir yirmi bin lira alanlara şükrü anlatıyor. Ayda bir de Diyanet İşleri Başkanlığı nimeti Allah veriyor, Allah’ın verdiğine şükredin, varsa itirazınız Allah’a yapın. Demeye getiriyor. Evet Kur’an’da şükür kelimesi türevleriyle birlikte yaklaşık 70 ayette geçer. Sadece şükür sözcüğü ise bir ayette geçer. Sebe suresi 13. ayet: Onlar Süleyman’a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi. Ey Davut ailesi! Şükür için çaba gösterin. Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır.
Burada Allah, Davut ailesine (Hz. Süleyman Davut ailesindendir) o döneme göre özel büyük nimetler verildiğinden söz ederek; şükür için çaba gösterin uyarısı yapıyor. İstenen çabalar ise salih amellerdir. Aslında bizden istenen de odur.
Allah’ın bize verdiği nimetlere karşı kalbimizden minnet duymamız, sözle ikrar etmemizin yanında esas istenen, nimetlerin fazlasını az olanlarla paylaşmaktır. Bu ayetten hareketle konumuza dönmek gerekirse, vaaz eden görevlinin vereceği cevap bir cümle idi. Muhterem cemaat! Nimetin her türlüsünü Allah adaletle bütün insanlığa verir. Ancak dağıtımını biz kullarına bırakmıştır. Biz kullar, Allah’tan uzaklaştıkça arkadaşın söylediği gibi haksız adaletsiz bir dağıtım söz konusu olmaktadır.
Devamında da mertçe, biz saltanatın kullarıyız, maaşımızı onlar takdir ediyor, yapabileceğimiz tek şey, adaletli dağıtım yapacakları işin başına geçirmekten geçer. Diyebilmeyi beklerdim.
Müslümanlık geleli 1500 yıl oldu. Hala Hz. Ömer’in adaletinden söz ediliyor. O Ömer ki, ganimet mallarını eşit dağıtmamış, durumu iyi olmayanlar arasında; durumlarına göre paylaşmıştı. Demek ki idareciler de adaletli paylaşım yapabilirlermiş. Dağıtım işi Allah’ın değil, kullarının çabasıdır. Başımıza gelen musibetlerde kendi ellerimizle yaptıklarımızdandır. Şura/30
Anlattıklarımdan Hoca Efendi bir şey anladı mı? Sanmıyorum. Nasıl gönderdim! Diye efeliğe devam ediyormuş… Selam ve dua ile.
Nurettin Bölük 25.04.2026