SİYASETİN, MEDENİYETİN, İDEOLOJİLERİN KISACA GERÇEKLİĞİN ÖZNESİ İNSANDIR

Abdullah ALAGÖZ

İslam coğrafyası kan ve gözyaşına boğulmuşken hala bunların müsebbiplerinden keramet beklemek bir zaafın ötesinde hastalık hali demektir. Batı toplumlarında insanlar birey olurken bizim illerde hala şeyhler, dervişler; bilgeler olarak piyasaya çıkmakta ve bu meczuplardan insanımız medet ummaktadır. Bu ruh hali insan unsurumuzun ne durumda olduğunu göstermiyor mu?

Mensubu olduğumuz inanç sistemi insanı eşrefi mahlukat ilan ederken bizler insanımızı reşit olmayan ve başkalarına itaat ederse yani mürşidi olursa ancak doğruları yakalayabilir diyoruz. Mahallemizde büyüklere, ilimizde kanaat önderlerine, partilerimizde yetkin kişilere, devlette ise tek kişiye irademizi ipotek ederek felaha ulaşacağımıza inanıyoruz. Toplumda uygulanagelen siyasetimizin sırrı da “siyaset” kelimesinde saklıdır.

Siyaset kelimesi de dilimize Arapçadan geçen seyis kelimesinden türemiyor mu? At bakıcısı yani At’ı terbiye eden kişi anlamına gelmektedir. Toplumsal hayatımızın her alanında etkili ve yetkili olanlarda hitap ettikleri kitleleri at terbiyecisi gibi kırbacıyla onu eğitmekte, şekillendirmekte ve istediği kıvama getirmeye çalışmaktadırlar. 

İnsanımıza bakışımız arızalı olduğu için ne demokrasiyi yaşatabiliyor ne medeniyetimizi inşa edebiliyor ne de ulvi değerler uğruna dünya ile mücadele edebilecek bir performans sergileyebiliyoruz.

Oysa kendi kendine yeterli olmayan ve iradesini kullanmayanın dinimizde sorumluluğu da yoktur. Bu zihniyetler dinimizin ve kültürümüzün ruhuna aykırı bu arkaik duruşu değiştirmeden ne ülkemizde ne de coğrafyamızda bir arpa boyu yol almamız mümkün olmayacaktır.

“Kıymeti kendinden menkul” kişilerin gölgesinden insanımız kurtulamadığı sürece yerimizde saymaya devam edeceğiz. Sofistler gibi hiçbir şey bilmeyen ve bilmediğini dahi bilmeyen bu arızalı tiplerin üzerindeki sis perdesini de aralamadan yol alamayacağımız anlaşılmaktadır.

Siyasetin, medeniyetin, ideolojilerin kısaca gerçekliğin öznesi insandır. İnsana bakışımızdaki bu arızalı durumu bir şekilde ortadan kaldırmamız gerekmektedir. Batıda ortaya çıkan Reform ve Rönesans hareketlerinin temelinde insana yaklaşımdaki arızaya tepki olduğunu unutmayalım.

Zihinlerdeki dogmaları kırmak, bireyi yığınlaştıran hurafeleri yerle bir etmek zaruret halini almıştır.  Nietzsche, “Tanrı öldü” diyordu. Evet, kendi kutsallarımızı kendi ellerimizle öldürdük. Ve sonuçta yapay kutsalları Tanrı yerine ikame ettirdik. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk “Allah ile aldatma” şeklinde bu hurafeyi tarif ediyordu.

Ülkemizde siyasi iktidar ve şürekası tabiri caizse tam bir ruhban sınıfı halini almıştır. Ancak geçmiş dönemlerin ruhbanlarından farkı çok yoz ve felsefi derinliği olmayan bir ruhban sınıfı… Burada sadece siyasi iktidarla olayı sınırlandırırsak objektiflikten uzaklaşmış oluruz. Toplumsal katmanlarımızda bu anlayış; maalesef bir duyuş düşünüş halini almıştır.

İnsanımızın yeni bir aydınlanmaya, özüne dönüş yapmaya ve kendisi olmaya ihtiyacı vardır. Zihinlerde oluşan bu saçma dogmaları paranteze alarak (yok sayarak)aklıyla, iradesiyle, seçimiyle bulunduğu her yapıda zihin oluşumunu inşa etmelidir. Eğer bu zihin inşasını başaramazsak yeşil tonlu ruhban gitse dahi başka tonlu ruhbanlarla karşılaşmaya, onlara mahkum olmaya devam edeceğiz vesselam