Sistem gibiyiz...

Bahri YILDIZBAŞ

Eğitim dendiğinde;tüm eğitimci, öğretmen ve bir çok velinin ağzından düşmeyen “Finlandiya, Kosta Rika, Almanya ve Japonya Sistemi” konuşulduğu zaman çok hoşuma gidiyor. Bende içten duygularımla bu konuşmaların içine dalarak, konuyu tartışma alanına çekip keyifli bir şekilde anlatılmasını sağlamaya çalışıyorum.

Ancak; bireylerin bir çoğu Finlandiya eğitim sistemini hikayeleştirerek, bir kısmı şehir efsanesi şeklinde anlatarak, çok ciddi olan konu bile ağızdan duyma, kulaktan işitmelerle fısıltı gazetesi dedikodusuna dönüştürüp, çocuğunda veya öğrencilerinde uygulatmaya çalışınca, kargaşadan öte bilgi kirliliği ve program kargaşası yaratmaktadır. 

Burada sadece Finlandiya eğitim sisteminin işleyişini, fotoğraflarıyla birlikte bir kaç bölüm halinde yazmaya çalışacağım.

Başlangıçta şunu söyleyebilirim. Yıllar öncede olduğu gibi ülkemizde de, Finlandiya sistemine benzer uygulamalar bulunasada, hem uygulama zorlukları, hem kendimizi fark edemediğimizden ve genel eğitimimizde Milli Eğitim’in “müfredata uygun değil” soruşturmaları, velilerin boşverleri (ödev ve not dayatması) sonucu, kuzeyin danasını fil göre göre, kendi sitemimizi buzağıya, toplumuda şaşkın ördeğe çevirdik. 

Oysa; II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın bir çok ülkesi, hemde yokluklar zamanında; 1926, 1936, 1938 ve 1948 öğretim (müfredat) programlarını bizden alarak, şimdiki üst eğitim ve ekonomide zenginlik durumuna gelerek, biz onları kıskanmaya başlamışız. 1926 yılında, Türk alfabesinin kabulü ile Atatürk’ün bizzat başlattığı eğitim sistemimiz, 1968 programından sonra, siyahi saçına dönüştürülmüştür. 

Zorlanmakta haklıyız, çünkü velilerimizin beklentileri birbirine uyum sağlayamamaktadır. Eğitim sistemimizdeki boşlukları ve sınırsızlıkları doldurmak çok zordur. Yeteneklerine göre, mutlu bireyleri yetiştirebilir, sorumluluğun tümünü yüklenmeyi üzerimize alırsak, yarınların temellerini sağlamlaştırırız. 

-35 derece soğukta, Okul Öncesi öğrencilerinin zorunlu olarak bahçede aktivite yaptıklarını ve yarınlara nitelikli bireyler yetiştirmenin yolunun Okul Öncesinde başladığını kabul ettiğimiz, çocuğumuzu vereceğimiz okulu tanıyıp, okuduğu okulu sorguladığımız (yargılamadığımız) ve okuldaki işleyişe müdahale etmediğimiz gün; Türkiye'de eğitim sistemini ve çocuğumuzun okulunun eğitim düzenini benimsemeye başlamış oluruz. İki metre kar yağsa bile, okul bahçelerindeki karlar toplatılmıyor ve kendiliğinden oluşan minik kar tepelerinde, öğrenciler istedikleri kar oyunlarını oynayabiliyor ve depodan aldıkları malzeme ile kış sporlarını yapabiliyorlar. Hatta, havalar biraz ısındı mı, minik öğrenciler, öğretmenlerinin nezaretinde, bahçede uyku tulumlarının içinde uyuyorlar. Büyük öğrenciler ise o saatlerde, bahçe, tarım, atölye, bilişim, yetenek çalışmalarına katılıyorlar. Zorunlu beş ders (Fince, matematik-fen bilimleri (TİMSS), tarih-coğrafya, dil) dışında, eğitim müdürlüğünün belirlediği üç yüz civarında seçmeli dersten, öğrenciler istedikleri dersleri seçebiliyorlar. 1938, 1840 ve 1954 Köy Enstitüleri, Eğitim (müfredat) programlarında olduğu gibi. 

Servis kullanılmıyor, bizim öğrencilik dönemimizde olduğu gibi, öğrenciler okula yürüyerek veya bisiklet ile gidiyorlar. Kimse okul seçmiyor, çünkü eğitimde fırsat eşitliği yüzde yüz uygulanıyor. 

Türkiye’den, Finlandiya’ta giden bir eğirim heyeti Turku’da bir okulun bölümlerini gezerken, okul müdürü elindeki tek anahtar ile tüm bölümleri açınca, tümünün dikkatini çekiyor ve teşekkür ediyorlar. İçlerinden bir okul müdürü “Bizim okul bu okuldan çöm büyük ve seksen odayı, yönetici ve memur odaları hariç, tek anahtar ile açıyoruz.” deyince, bir kısmı gırgır bile geçerken, kaymakam bey teşekkür ediyor ve ülkeye döndükten sonra o okula giderek, tek anahtar ile tüm dersliklerin açıldığını ve derslikler ile bölümlerin, modern eğitim sistemine uygun olduğunu gördükten sonra, “Kendimizi göremiyor ve onurlandıramıyoruz” diyerek, okul müdürlerine örnek gösteriyor ve o okulun müdürüne “Takdirname” veriyor. 

Açıkçası, bizden alıp inanarak uyguladıkları, başarıdan başarıya koştukları programlarını; biz ballandıra ballandıra anlatıyor, seminerlerde konuşuyor, videolar hazırlıyor, sosyal medyada paylaşarak sanki ulaşılmayanı efsaneleştiriyoruz. Oysa, Bkz; 1980 12 Eylül üzerinde konuşabilseydik, konuşulanları anlayabilseydik, bireyler olarak sorgulayıp kamuoyu oluşturarak, yargılanmasını sağlayabilseydik...

Sevgiyle...