Şehrin sorunları (I) kentsel dönüşüm ve çöken hayatlar

Murat YAZAN

Şehirlerin siluetleri ve şartları zaman içinde değişirken bu değişimden payına olumsuzluk ve zarar düşen kitle, sosyoekonomik düzeyi düşük topluluklar olmuştur. Özellikle büyük şehirlerimizi etkisi altına alan kentsel dönüşüm olgusunu anlamak için, kentsel dönüşüme ihtiyaç oluşturan sorunun kökenlerine bakmak gerekir.

Sanayi devrimi ile başlayan (ülkemizde Menderes döneminde artan, hatta zirve yapan) köyden şehre göç beraberinde çarpık kentleşmeyi getirmiştir.

Konuya Türkiye özelinden bakacak olursak Demokrat Parti döneminde Marmara bölgesinde yoğunlaşan fabrikalaşma sürecinin kırsal nüfusu topraklarından koparıp başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin varoşlarına getirdi. Büyük şehirlerin emlak fiyatları ve kiraları mallarını mülklerini, hayvanlarını satarak Anadolu’dan gelen insanların karşılayabileceği bedellerin çok üzerindeydi. Onlar da iktidarların göz yummasıyla arazisini muhtar senetleri veya bir defter sayfası üzerine atılmış imzalarla aldıkları yerlere imar ve iskânı olmayan gecekondularını yaptılar. Adından da anlaşılacağı gibi (gece-kondu) ortalama bir iki günde yapılan derme çatma yapılardı ve altyapıları yoktu. Göç beraberinde belli yerlere aynı şehirlerden, hatta aynı köylerden gelen insanları topladı. Göç ettikleri köylerini ve yaşam alışkanlıkların İstanbul’da tekrar inşa ettiler (Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler göç ve köy monografileri hakkında kitaplar yazan Türk sosyologlarının kitaplarını okuyabilirler.) Bu süreç beraberinde kendine has bir kültür üretti. Köydeki yaşam şartlarından daha kötü şartlarla baş etmek zorunda kalan insanlar çalışarak kazandıkları parayı tasarruf etmeyi tercih ettiler ve daha iyi şartlarda, apartman dairesinde yaşamayı ertelediler. Bu durum teker teker inşa edilen gecekonduları artırdı ve geniş alanlara yayılan gecekondu alanlarını yarattı.

İktidarlar oy almak için farklı dönemlerde gecekondulara altyapı götürdü, gecekondulara kat çıkılmasına göz yumdu, tapu tahsis belgeleriyle bu alanlar yarı yasal hale getirildi.

Elbette bu durumun suçlusu daha iyi bir hayat umuduyla göç ederek gecekonduları inşa eden düşük gelir grubundaki insanlar değildi. Lojmanlaşmayı yeterince beceremeyen devlet ve buna tamamen arkasını dönen şirketler bu insanları sağlıksız ve zor şartlar altında yaşamaya terk ettiler. Tek dertleri bu insanların mesai saatlerinde işe gelmeleri oldu. Üstelik devlet bu insanlardan emlak vergisi, işgaliye ücreti, şerefiye ücreti ve ecr-i misil gibi mali enstrümanlarla para topladı. Bu insanlar şehrin üvey evladı muamelesi gördüler ama devlet tapulu konutlardan aldığı verginin aynısını buralardan almaktan çekinmedi.

Zaman içinde belediyelerce tapuları verilen gecekondular müteahhitlerle anlaştı ve yerlerine kat karşılığı apartmanlar dikildi.

Tapusu verilmeyenler?

Devletin yukarıda saydığım mali enstrümanlarla paralarını aldığı ama tapu vermekten imtina ettiği yoksullar?

Kentsel dönüşüm denen garabet en çok bu insanlara zarar verdi.

Metrekare hesaplamasında sadece çatının kapsadığı alan dikkate alındı, bahçe ve diğer alanlar kapsam dışında bırakıldı. Oysa devlet yıllarca toplam metrekare üzerinden emlak vergisi, ecr-i misil, işgaliye bedeli alıyordu. Yoksullar ilk darbeyi buradan yediler.

Ama sırada diğer darbeler vardı.

İktidar belediyeleri (yandaş oldukları iddia edilen) firmalarla anlaşarak gecekonduları yıktılar, yerlerine çatının kapladığı alanı dikkate alarak mal sahiplerine bu ölçüde küçük daireler vereceklerine dair sözleşmeler yaptılar.

Dünün varoşu artık kentin merkezi olmuştu.

Birçok inşaat şirketi bu süreçte konkordato ilan etti, gecekonduları yıktıklarıyla kaldılar. Yıkılan alanlar sosyolojik deyimle “yıkıntı alanları” olarak kaldı.

Evlerinden çıkıp başka evlere yerleşen insanlar yıllarca yeni evlerinin yapılmasını umarsızca beklediler.

Bazıları dertlendi, kanserden yaşamını kaybetti.

Devlete olan güvenlerini yitirdiler.

Gelecek hafta sizlerle kurdukları derneklerden bahsedeceğim. Nasıl mağdur edildiklerinden kendileri bahsedecekler. Köşemi onlara bırakacağım. Onlar yazacaklar, ben ve sizler birlikte okuyacağız.