Politika kötü bir şey

Zeynel KOZANOĞLU

Politika kötü bir şey…

Politika’nın ne kötü bir şey olduğunu belirlediğimde çocuktum. Henüz altıncı sınıftaydım ve kısmet olursa öğretmen çıkacaktım. Okulun adı Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ydü.  Ankara’ya otuz iki kilometre uzaklıktaydık.

Okulda bin beş yüze yakın yatılı öğrenciydik.

Ve 10 Nisan 1950 günü akşamıydı. Birkaç öğrenci okulun geniş bahçesinde dolaşıyorduk ki, radyoda Mareşal Feyzi Çakmak’ın öldüğü haberi okunmuştu.  Nasıl olurdu? Yıkılıvermiştik. Ulusal kurtuluş savaşımızın üç büyük komutanından biriydi.
Böyle önemli  kişiler de ölür müydü?    

Okulun idare binasına gittik. Nöbetçi öğretmene durumu anlattık. Bayrağımızın yarıya çekilmesini hatırlattık. Öğretmenimiz de üzüldü. Ancak “Çocuklar” dedi. “Bayrağı yarıya indiremeyiz. Niye indiremeyeceğimizi de size anlatamam. Büyüdüğünüzde öğrenirsiniz.”

Biz büyümeyi beklemedik. Mareşal Feyzi Çakmak’ın ölümü üzerine Türk bayrağının o gün niye yarıya indirilmediğini ertesi gün öğrendik. Mareşal emekliye ayrılışından sonra bir  siyasi partiye üye olmuşmuş. O nedenle bayrak yarıya indirilemezmiş.
Niçin efendim? Bizim o günkü aklımız bunu almazdı. Çünkü küçüktük. Büyüdük, aradan altmış yıl geçti. Bugün yine de akıl erdirebilmiş değilim. Bir kimse mareşal olursa, “Türlüğü kurtaran ve Türkiye’yi kuran üç kişiden biri” diye adı tarihe geçerse sonra o kişi tarihin dışına nasıl itilebilir? Buna kimin gücü yeter ve hangi vicdan dayanır?

O günden sonra ben aşağı yukarı elli yıldır mesleğim gereği Türkiye’nin bütün yüksek yöneticilerinin yanında yakınında bulundum. Hiç birini oturdukları koltuğun gerçek layikleri diye düşünemedim. Onlar orada hak ettikleri için değil, koşullar öyle gerektirdiği için oturuyorlardı. Bugün onları tepemizde taşıyorduk ya, yarın rüzgâr bir ters yönden eser, bu kişileri tanımazdan bile gelebilirdik. Hatta çoğu kez de tanımazdan geldik.

Zaman atlamadan örneği yine tarihten vereyim. 1950 yılında yönetime gelenler Türkiye’nin anahtarını elinden aldıkları İsmet Paşa’ya etmedikleri hakaret bırakmadılar. Kurtuluş savaşının Batı Cephesi komutanını, Lozan Barış anlaşmasının baş imzacısını ve Türkiye’nin ikinci Cumhurbaşkanını asker kaçağı olmakla bile suçladılar.

Burada asıl şaşılacak şey nedir?

İftiracı zaten adidir. Zaten aşağılıktır. Canı ne isterse onu uydurur. Ya komutası altında çalışan binlerce askeri hayattayken, adı tarihe “İsmet Paşa” biçiminde kazınan bir generalin asker kaçağı olduğuna inanmak için hangi tür bir yaratık olmak gerekir?

Dilimizde “Kelin köre ne diyeceği varsa…” biçiminde bir söylem dolaşıyor. Siz güçlüyken sizden daha az güçlülere hak ettikleri önemi vermiyorsanız, gücünüzü yitirdiğinizde beklediğiniz önemi görmeyebiliyorsunuz. Doğanın kuralı gibi bir şey bu.
Biz Hasanoğlan’da öğrenciyken Almanya’nın başbakanı okulumuzu ziyarete geldi. Daha pek çok ülkeden devlet adamları, bilim adamları ve yazarlar hep okulumuza gelir, okulumuzda sınıfları gezerler, öğretmenlerden bilgi alırlardı.

Bunun ne demek olduğunu anlayabilmek içi fazla çabaya gerek yok. Bu okullar yeryüzünde benzeri bulunmayan kurumlardı. Bütün dünya devletleri tarafından örnek alınmak istenen eğitim kurumlarıydı. Dünya bu okulların kıymetini biliyordu, biz bilemedik.

Günümüze geliyorum. Geçen yıl Ankara’da Kültür Bakanı değişti. Yeni bakan elbette birlikte çalışmak istemediği kişileri değiştirir. Aslında doğru dürüst ülkelerde böyle bir şey olmaz da, biz Türkiye’mize özgü olarak “Elbette değiştirir” diyelim.

Efendim, adam gibi ortaya çıkıp “Ali Bey, Veli Bey, Ayşe Hanım, Hüsne Hanım… sizinle çalışmak istemiyorum” desene. Hayır. Daha kolayı var. Uyduruktan bir soruşturma icat edersin. Bu insanları yolsuzlukla suçlarsın. Daha kendilerinin haberi olmadan yandaş gazetelerin çarşaf çarşaf yanına başlar. “Satmışlar, çalmışlar” falan filan…

Adamların çoluk çocuğu varmış, şerefi varmış… Kimin umurunda.
Televizyonda söylendi. Afyonkarahisar’da bir lüks otelde yangın çıkmış. İtfaiye görevini yapıyor, yangına su sıkarak… Polis görevini yapıyor, çevrenin güvenliğini sağlayarak… Gazeteciler görev yapıyor, yangından resimler çekerek…

Peki bu otel çalışanları gazetecilerin çalışmasına engel olmaya kalkışarak ne yapıyorlar? Bunun adı yok işte. Hiçbir dilde yok. Çünkü yeryüzünde başka bir ülkede böyle insan olmaz. Senin işin değil. Kimse sana görev vermedi. Oğlum, işsiz kalıyorsun derdine yansana…

İşte bizim bu hasta yanımız var ya… İnsanımıza bu damarından girdiniz mi, kafasını olduğu yerde bırakır, hoop diye sizin güdümünüze girer. Bir kahve dolusu adamı sokağa döküvermeniz için “Aşağı mahallede camiyi yakmışlar” demeniz yeter.
Sevmediğiniz birini dövdürmek mi istiyorsunuz? Bir cami dağılışında beğenmediğiniz kişinin eteğine yapışarak “Arkadaş, ben peygamberime sövmene izin vermem” diye avaz avaz bağırıverin. Çelik kuvvet adamcağızı dini bütün insanımızın elinden zor alır.

Lafımı nasıl bağlayacağım… İnsanının ruh yapısı ve kültür düzeyi bu olan bir ülkede Köy Enstitüleri kolayca kapatılır, ülkenin kurtarıcıları taşlanır, kurucusu kanunla korunur, genelkurmay başkanları terör örgütü kurmaktan hapse atılır.
İşte şimdi uçurumun tam da kıyısındayız. Bekleyelim bakalım, neler olacak…