On Bir Günün Ardından…

Zeynel KOZANOĞLU

Esenboğa havaalanında kız kardeşim Şükran’la eniştemiz Mustafa Ünal beni arabalarına aldıklarında saat 15.00 ti. Arabada Kadir Kayamızın annesi de var. Çankırı 130 kilometrelik yolun öte ucunda. İki saate kalmadı Çankırı’daydık. Kimine göre yiğidin harman olduğu yer, bana göre de böyle yiğitlerin benden saklandığı yer.

Çankırı’da bayanlar İmaret’e doğru gittiler. Ben “Bir kırtasiyeciye uğrayalım” dedim. Tam da raflarda kitaplara bakıyordum ki, yan köşede oturan orta yaşlı bir beyefendi, “Buyurun, oturun, size çay kahve ısmarlayalımdemesin mi?

Ben uyandım. “Adamın yiğidi diye zamanımızda iyi el ense çekene demiyorlar galiba” diye düşündüm. Öyle ya, şöyle bir teklifi her yerde alamazsınız. Yıllar önce ben Tekirdağ’da rafta beğendiğim bir kitabı satın almak istediğimde, kitapçı beni        “O kitap çok yüksekte şimdi onu indiremem” diyerek beni başından savmaya kalkışmıştı. 

O yaşlı adama ömrünün en ağır cezasını vermiştim.

Belediye Zabıta Müdürlüğüne gitmiş ve yanımda bir memurla dükkâna dönmüştüm. Adama kitabı  “hükümet zoruyla” indirttikten sonra da “Satın almıyorum efendim” demiş çıkmıştım. Adam yaşıyorsa bugün bile yemyeşil dolaşıyordur.

Beyefendi emekli öğretmenmiş. “O zaman” dedim. “Bir şey içmem ama konuşalım.”

Çankırı’da bir çok kuruluşun da yönetiminde yer alıyormuş. “Sultan Süleyman camiinin de…” demesiyle birlikte ben sesimi yükselttim. “O kimdir” dedim. “Süleyman’ın Çankırı’yla ne ilgisi var. Bir Ulu Camimiz vardı, eskiler Cami-i kebir derlerdi.”

Uzun lafın kısası, meslektaşım dil alışkanlığı ile söylemiş. Meğer epey zaman önce Çankırı Valisine başvurarak caminin adının “Ulu Cami” diye tescil edilmesini sağlayan  kendisiymiş. Arkadaşı sevdim. Benim güzel öğretmenim selam ve sevgiler sana.

Kıyısın köyüne ulaştığımızda henüz akşam olmamıştı. Köyde Alaettin Öter’le konuştum. Kültür küpü gibi bir adam. Sonra ilkokul arkadaşım İlhami ile görüştüm… Okuldan on üç kişi mezun olmuştuk. Üç kişi kalmışız. “Son Yaprak” başlıklı bir öykü var, yazarı Amerikalı. Okumadıysanız bulup okuyun…

Benim için önem taşıyan bir öykü.

Dostlarla, akrabayla görüştüm konuştum. Köyden Tapu Kadastro geçmiş… Anlattıklarına göre Sovyet Orduları geçmiş gibi olmuş. İnanılacak şey değil. Ali’nin toprağını veliye, Veli’nin toprağını deliye yazıp geçmişler. Elleri kırılasıcalar.

Benim bu konuda huzursuzluğum yok.  Benim köyümde babamdan dedemden kalma topraklarda hiçbir hakkım bulunmadığını dinim emrediyor. Ben dinime saygılı bir kulum. Doğma büyüme Kıyısınlı olduğum halde, anam, babam ve atam Kıyısınlı olduğu halde benim bir mendile iki avuç toprak koyup götürmeye ancak hakkım var. Fazlası yasak.

İster inanın ister inanmayın ama gerçeğin ta kendisi böyle.

Ilgaz’a gitik. Kendi halinde büyücek bir Anadolu köyü. Nüfusu sekiz bini bile bulmuyor. İstanbul’da oturan Ilgazlılar daha kalabalık. Köyümüzde konuştuğum eş dost ve akrabanın da zaten hepsi İstanbul ve Ankara’dan gelmişlerdi.

Belören köyüne gittik. Ilgaz’ın çıkışında “Kozanoğlu Un Fabrikası” na uğradık. Bu güne kadar tanışamadığımız amca oğullarından bir çuval un satın aldık. Küçüklü büyüklü iki de boş çuval hediye olarak aldık. Hatıra olarak saklayacağım.

Sonra Çankırı’nın Handırı köyüne geçtik. Kız kardeşim orada oturuyor. Çankırı’ya döndüğümüzde akrabamız Zela’nın güler yüzü içimizi ısıttı. Bir gece onlarda konuk olduk. Ertesi gün otobüsle Ankara’ya döneceğim. Garaja kadar Zela da geliyor.

“Sen bari gelme” diyecek oldum. “Olur mu?” dedi. “Ya geri dönüverirsen…”

Şu Zekâ’nın üst sınırı yok mu, Allahım?

Yazı uzadı. Ankara’da Kadir Kaya’nın sıcacık yuvası. Hanife’mizin nefis mi nefis kuru fasulyesi, Nazlı ile Mert’in yakın ilgileri… derken ver elini Esenboğa…

Sonunda da kürkçü dükkânı… Hoşça kalınız.