Okulun Müdürü Müsün, Sahibi mi?

Mehmet YILMAZ

Bir okul müdürü, yeni atandığı okulda göreve gelir gelmez ilk olarak neye odaklanmalıdır?

Okulun eğitim anlayışını mı tanımalıdır?

İdareci, öğretmen ve aile birliği yöneticilerini mi dinlemelidir?

Kendisinden önce o okulda emek veren insanların tecrübelerine kulak vererek öğrenci ve veli profili hakkında bilgi sahibi mi olmalıdır?

Okulun kültürünü, bölgenin sosyoekonomik yapısını, geçmişini ve ihtiyaçlarını mı öğrenmelidir?

Yoksa okul müdürü, yeni atandığı okula adımını atar atmaz ilk iş olarak “Kıyafet değişikliği!” mi demelidir?

Her yıl okulların açılması yaklaşırken benzer sorunlarla karşılaşılıyor. Bu yıl bunun dikkat çekici örneklerinden biri, göreve yeni başlayan bir okul müdürünün uygulamasında karşımıza çıkıyor.

Müdür okula atanıyor. Göreve başlıyor. Daha okulda kimseyi tanıma fırsatı bulamadan yıllık izne ayrılıyor. 10 Ağustos’ta izni sona eriyor, görev başına dönüyor.

Ve göreve dönüşte ilk icraatı ne oluyor?

Kıyafet değişikliği.

Üstelik yalnızca bir öneri olarak ortaya konulmuyor. Kıyafet belirleniyor, taahhüt alınıyor ve bir kişiye sipariş verildiği ifade ediliyor.

Belli ki müdür beyimiz, yıllık izinde kıyafet değişikliği üzerine epey kafa yormuş…

İşte burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Bir okul müdürünün, yeni atandığı okula daha adımını atar atmaz ilk önceliği gerçekten kıyafet değiştirmek mi olmalıydı?

Daha okulu tanımadan, bölgenin şartlarını bilmeden, öğretmenlerin ve velilerin düşüncelerini almadan, öğrencilerin ihtiyaçlarını değerlendirmeden böyle bir değişikliğe neden bu kadar acele edildi?

Asıl soru tam da burada başlıyor.

Çünkü mesele yalnızca bir kıyafetin değişip değişmemesi değildir. Mesele, bir okul müdürünün mevzuatla belirlenmiş bir konuda neden ısrarla kendi tercihinin peşinden gittiği ve bu tercihi hangi yetkiyle kurumsal bir karara dönüştürdüğüdür.

Bir okul müdürü, kendisine verilen yetkinin sınırlarını bilmek zorundadır.

Hele konu, mevzuatla zamanı ve yöntemi belirlenmiş bir kıyafet düzenlemesiyse…

Yani bunun bir usulü var.

O zaman insanın aklına ister istemez şu sorular geliyor:

Neden şimdi?

Neden göreve başlar başlamaz?

Neden daha okulu, öğretmenleri, öğrencileri ve velileri tanımadan?

Neden kıyafet değişikliğinin mevzuatta öngörülen zamanı beklenmeden?

Ve daha önemlisi…

Bu ısrarın altında ne var?

Müdürlük makamı, kişisel tercihlerin uygulanacağı bir alan değildir. Bir okul müdürü kıyafetin kalitesi hakkında görüş bildirebilir. Ancak tekstil uzmanı olmadığı hâlde kalite konusunda kesin hüküm vermesi de ayrıca sorgulanmalıdır.

Bir kişinin makam sahibi olması, onu her konunun uzmanı yapmaz.

Dahası, okulun kurumsal gücünün bir kıyafetin belirlenmesi ve satışı için kullanılması söz konusuysa burada artık daha ciddi sorular ortaya çıkar.

Satışın hukuki dayanağı nedir?

Belgesi var mıdır?

Kim, hangi sıfatla satış yapacak?

Okul yönetiminin bu süreçteki rolü nedir?

Ve en önemlisi, bütün bu süreç mevzuata uygun mudur?

Çünkü öğretmene “Mevzuata uy.” diyen bir yöneticinin, konu kendisi olduğunda mevzuatı görmezden gelmesi kabul edilemez.

Kurallar sadece öğretmen ve öğrenciler için mi vardır?

İdarecilerin kurallara uymak gibi bir yükümlülüğü yok mu?

Bunlar suçlama değil, kamu görevi yapan herkesin cevaplamak zorunda olduğu sorulardır.

Zira kamu görevinde esas olan “Ben böyle istiyorum.” değildir.

Esas olan, “Bunu hangi yetkiyle yaptım?” sorusuna cevap verebilmektir.

Bir başka soru daha var:

Eğer bir okulun kıyafeti yalnızca belirli bir yerde satılabiliyorsa, piyasada bir alternatifi yoksa, veli başka bir yerden alma imkânına sahip değilse ne yapacak?

Mecbur olduğu için oradan alacak.

Dolayısıyla ortaya ciddi bir haksız rekabet sorunu çıkacak.

Daha da vahimi şu:

Rekabet yoksa kalite düşer fiyat yükselir.

Tek seçenek varsa veli mecbur kalır.

Ve mecbur bırakılan veli, müşteri değil, mahkûmdur.

Okullar ticarethane, veli müşteri, öğrenciler de idarenin üzerinde kişisel hesaplarının denendiği kobaylar değildir.

Kural, yalnızca öğrenciler ve öğretmenler için konulamaz.

Asıl çelişki de burada ortaya çıkıyor.

Bir okul müdürü öğretmen ve öğrencilerden kurallara uymalarını beklerken kendisi kuralları kendi tercihine göre esnetirse, o okulda çocuklara hangi değer öğretilmiş olur?

“Kurallara uyun.” mu?

Yoksa:

“Gücü elinde bulunduran, kuralları kendisine göre yorumlayabilir.” mi?

Eğitim açısından bundan daha tehlikeli bir mesaj olabilir mi?

Çünkü okul sadece derslerin anlatıldığı, somut bilgilerin verildiği bir yer değildir.

Çocuklar dürüstlüğü, adaleti, hakkaniyeti, sorumluluğu, kurallara saygıyı ve daha birçok değeri büyüklerin davranışlarından öğrenir.

Bu nedenle mesele bir okul kıyafeti meselesi değildir.

Mesele yetkinin nasıl kullanıldığıdır.

Mesele, mevzuatın neden beklenmediğidir.

Mesele, her yıl eğitim-öğretim yılı öncesinde benzer sorunların neden yaşandığıdır.

Ve bu yıl yaşanan örnek üzerinden daha açık biçimde sormak gerekir:

Bir müdür, daha okulunu tanımadan neden ilk iş olarak kıyafeti değiştirmek ister?

Neden mevzuatın öngördüğü zamanı beklemez?

Neden kişisel beğeni, kurumsal ihtiyaç gibi sunulur?

Neden kıyafet satışı konusunda okul yönetiminin rolü tartışma konusu hâline gelir?

Ve belki de en önemli soru:

Bir eğitim kurumunun başındaki yönetici kurallara kendisi uymazsa, o kurumda çocuklardan kurallara uymalarını nasıl bekleyeceğiz?

Çünkü yöneticilik, sadece yetkiyi kullanmak değildir. Asıl yöneticilik, yetkinin sınırını da bilmektir.

Bir okul müdürü her istediğini değiştirebileceğini değil, neyi, ne zaman ve hangi usulle değiştirebileceğini bilmek zorundadır.

Çünkü okul müdürü okulun sahibi değildir. Dolayısıyla okul, kişisel tercihlerin kullanılacağı bir yer hiç değildir.

O makam, kişisel tercihlerin değil; hukukun, eğitimin ve kamu sorumluluğunun makamıdır.

Ve eğitimde en kötü örnek, çocuğa “Kurallara uy.” deyip büyüklerin kuralları kendileri için yok saymasıdır.

Çünkü çocuklar bizim söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı modelleyerek öğrenir.