Nöbetleşe yoksulluktan, nöbetleşe yolsuzluğa...

Prof. Atila BİTİGEN

İç göç hareketleri, gerek göç eden kitleleri gerek göç alan yerler ve gerekse de göç veren yerler üstünde çok derin ve farklı etkiler bırakmaktadır. Türkiye, 1950 yılından itibaren sanayileşme neticesinde büyük oranda kitlesel iç göçlere tanık olmuştur. Bu iç göçler, gecekondulaşmayı doğurmuş ve düzensiz kentleşme günümüze dek sürmüştür. Günümüzde bu iç göçlere eşlik eden aktif dış göçler, sınır illeri ve büyük şehirlerde toplumsal dinamikleri derinden etkilemiştir. Sanayileşme büyümeye bağlı olarak gerçekleşen iç göç olgusu, kırsal alanların itici faktörleri yanında, kentsel alanların çekici şartlarıyla birleşerek iç göçe yol açtılar. İç göçler, göç alan ve göç veren yerlerin hem fiziki yapısını, hem de sosyo-ekonomik yapısını değiştirmektedir. Türkiye’deki kentleşme, kentlerde yoksulluk biçimleri ve sebepleri hakkında yapılmış sosyolojik araştırma kitabı Nöbetleşe Yoksulluk, yazarları Melih Pınarcıoğlu ve Oğuz Işık’tır. Ankara’dan sosyal bilimci akademisyenin saha araştırması anket çalışması için İstanbul’da Sultanbeyli’yi araştırmış ve dünya literatürüne katkı sunmuştur.

Kitabın ana fikri: Türkiye’de son 30 yılda özellikle İstanbul’da alınan göçler, her gelen dalganın kentte arazi yağması aracılığı ile rant yaratması neticesi sınıf atlayarak yeni gelenlerin sırtına basarak ayakta kalmasını sağladığını gözlemlemişler. Sultanbeyli örneğinde yapılan gecekonduların ve arsalarının parsellenme ve inşa şekilleri incelenerek bunların barınma amaçlı değil rant amaçlı olduğundan örnekler verilmiştir. Araştırmacılar artık bu rant döngüsünün sonuna gelindiğini tespit ederek, yeni gelenlerin tutunacak dal bulamayarak şehir periferinde gecekondu yapmak yerine merkezlere gelerek burada şanslarını deneyeceklerini ve de batılı ülkelerde gördüğümüz şehir merkezinde gettolaşma eğiliminin başlayacağını tahmin etmektedirler.

Son 20 yılda kendi içinde ayrışma potansiyeli edinmiş bir kentli yoksul grubudur bu. Kendi ayrışma dinamikleri üzerine kurulu eşitsiz güç ilişkileri ve bu güç ilişkileri temelinde bu kesim içinden bir grubun diğerinin üzerinden zenginleşmesini “nöbetleşe yoksulluk” olarak adlandırıyor. Nöbetleşe yoksulluk olarak adlandırılan bu olgu, özellikle 1980 sonrasının koşullarında kent yoksulları arasında kurulan ortaklıktır bir nevi. bu ortaklık; (a) her seferinde arsa ve konut piyasasında kurulan ilişkilere dayanır; (b) çoğu kez iş piyasasında kurulu olan özellikle hemşehrilik esaslı ilişkilerle eklemlenir; (c) bu piyasalarda yaratılan gelir, sistem içinde yer alan bireylere eşitsiz dağıtılır; (d) ve politik ilişkiler, bu eşitsiz getiriler temelinde yükselir.

Bu sisteminin sürekliliği ve bütünlüğü ancak büyüme devam ettiğinde mümkündür çünkü nöbetleşe yoksulluk sistemi sürekli taze kana ihtiyaç duymaktadır. Büyüme azaldığı ve yok olduğu takdirde bu ilişkiler sistemi çok daha kırılgan, çözülebilir bir hal almaktadır. Özellikle piramidin en tepesinde yer alanlar her an cemaat dışına çıkmalarıyla sonuçlanabilecek bir “yeni ilişkiler sistem”ine girmektedirler. En alttakilerin umudunun kendi yoksulluklarını devredecekleri yeni kesimler ve işgal edilecek yeni arsalar bulmak olduğu bir nöbetleşe yoksulluk mekanizmasından bahsetmiş. Hem büyük kentlere göç yavaşladı hem de rahat elde edilecek arsalar pek kalmamaya başladı. bu ise, önce İstanbul'dan başlayarak bir regülasyon tarzı olarak nöbetleşe yoksulluğun sonu ve kendi içinde hiçbir düzenleyici kuralı olmayan sınıf altı bir kitlenin ya da başka bir deyişle yeni kent yoksulluğun ortaya çıkması demektir. Arsa işgali inşaat üzerine kurulu düzenin sonuna gelince yeni göçler şehir içinde kent yoksulları diye yeni bir durumla karşı karşıya kalmaktadır. İlk göçen hazine arazisini işgal eden arsa sahipleri zenginleşerek sınıf atlama imkânı vardı. Artık kent yoksulları şehrin ucuz iş gücü emekçisi olmaya mahkûm olmaktadır.

1980 öncesinde, şehirlere göçenlerin işçi olarak başladığı hayat, çocuklarının eğitimiyle orta sınıfa doğru yol almak şeklindeydi. Boşalan yerlere yenileri göçüyor ve yoksulluk devralınıyordu. 1980 Sonrasında, neo-liberal politikalarla, bu nöbetleşmeye son verildi. Artık gelenler geldikleri haliyle kalmaya mahkûmdular. Bu durum, kitleleri ilelebet yoksulluklarına mahkum ederken, sistemin işletilebilmesi için cemaatlere ihtiyaç duyacaktı.

Kentin eski zenginleri şehrin dışında korunaklı özel güvenlikli yaşam kentlerine taşınıyor, orta sınıf çalışan üreten merkez ilçelerde yaşıyor. Kentin en son gelenleri göçle şehrin dışına ancak tutunabiliyor ve ucuz iş gücü olarak şehre toplu taşıma ile gidip geliyor. Kentsel dönüşümle Roman vatandaşlar şehrin dışına atılıyor yerine yandaş müteahhitçe TOKİ veya belediye destekli konutlar yapılıyor. Şehrin merkezinde yükselen rezidansların önemli bir kısmı Arap zenginlerine satılıyor. Öncesinde daha çok bir 'acıma' nesnesi olan yoksulluk, şimdi daha çok bir dışlama, korku, hatta nefret nesnesi! Yoksul mahalleleri, yoksulluk imgesi, tekinsiz bir 'varoş' terimiyle ürkünçleştiriliyor... Bu korkuyu büyütenlerin kendi zengin gettolarında yaşadığı içe kapanma ve cemaatleşme sürecini tetikliyor.

Son dönemde uzun süreli yerel yönetimlerdeki iktidar kendi zengin burjuvazisini yaratmıştır. Fakat bu zenginleşen kesim iktidarın nimetlerinden faydalanarak haksız kazançla varlıklı hale geldiler. Devletin serasında yetiştiler siyasi destekle ihale rant komisyon ile varlıklı hale geldiler. Bunlar üretici değil, komisyoncu! Yeşil alanı imara açıyorlar. Aracılık yapıyorlar. Ellerine birdenbire muazzam bir para geçiyor. Bunu yatırıma dönüştürmüyorlar. Çünkü üretimi bilmiyorlar. Hızlı zenginleşen bu kişiler bir cip, eşlerine pahalı eşarplar takılar alıyorlar. Fatih’i, Beykoz’u, Üsküdar’ı, Çengelköy’ü terk edip, Boğaz manzaralı, yüksek güvenlikli sitelere kaçıyorlar. Geriye kalanlar, “İslam bunları besliyor” deyip, İslam’a karşı bir öfke, muhalefet geliştiriyor. İçe-dönük, dışa-kapalı bir “getto” olmaktan çıkıp “TOKİ”lere yürümüş, fikrini de zikrini de oralara taşımış, “ekonomik” dinamizm kazanmış bir muhafazakâr cemaatler kitlesi var. Yerelde kaybederseler bu avantalarını kazançlarını ve zenginliklerini kaybetme korkusu yaşayan bu yeşil burjuvazi seçimleri ölüm kalım varlık yokluk mücadelesine dönüştürüyor.  Yerel siyasete ilişkin davranışların ortaya çıkmasında kentin, kentlinin ihtiyaçları değil, kabilecilik, hemşehricilik, cemaatler, etnik kimlikler daha belirleyici olmaya başlamıştır.

Kamu yönetimi reformunun tamamlanması ve merkez-yerel ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Bu çerçevede yerel nitelikteki hizmetlerin yerel yönetimlere devri, yerel yönetimlerin kendi gelir kaynaklarını iyileştirilmesi merkeze bağımlılıktan kurtarılması gerekmektedir. Kentin yağmalanmasını önlemek için kent kültürünü doğasını koruyan yeni yerel yönetim modeline ihtiyaç var. Arsa vurgunculuğunu ve hazine arazisi işgalini önlemek için yeni yasal düzenleme yapılmalıdır. Hele TOKİ eli ile kentlerin yağmalanması önlemek en acil, en önemli hamle olmalıdır. Nöbetleşe yoksulluk sona ererken, siyaseten rant devşirme sistemi önlenmeden de nöbetleşe yolsuzluğun önüne geçilemez. Kişi değil sistem değişmeli, yeniçağa uygun yeni modele ihtiyaç var.