Ne güzel ülkem var... Mersin festivalinden anılar-1

Hülya SEZGİN

Mersin'de bir ressam arkadaşım var. Kazakistanlı Olga Eren. Kazak ama nerede ise yirmi beş yıldır Türkiye'de. Gelinimiz... Bir kız, bir de oğlan iki yavrusu var. Elif'imiz ile İslam'ımız... Altı yıldır tanışıyoruz. Kardeş gibiyiz. Olga Mersin'de yaşıyor ve USSD (Uluslararası Sanatkarlar ve Sanatçılar Derneği)ni kurdu geçenlerde. Nevin Aytekin, Işıl Kesim, Neval Razaki Çalışır, Kader Damla kurucu üye, ben de Ege Bölgesi ve İzmir temsilcisi oldum derneğin. Sanat, sanatçı ve sanatkarlar için, engelliler için pek çok yararlı projemiz var hayalimizde. Dilerim gerçekleştiririz...

İlk etkinliğimizi geçtiğimiz günlerde Mersin Belediyesi işbirliği ile yaptık. Kosova, Bulgaristan, İtalya, Rusya, Rusya-Ural, Gürcistan, Azerbaycan, Nahçıvan, Almanya ve Türkiye olmak üzere on ülke katılımı ile ondokuz ressam bir araya geldik...
Resim balonumun ipinden tuttum yeni bir diyara, yeni sanat dostluklarına, yeni güzellikler ve mutluluklara doğru havalandım. Sağ olsun sevgili eşim Hikmet saati ne erken der ,ne de geç... havalimanına götürür beni giderken, gelince de karşılar...

Kosova'dan Ethem Baymak, Almanya'dan Gabriele Schaffartzik, Gürcistan'dan Prof. Lela Gelevishili ve Prof. Levan Slagedze, Azerbaycan'dan Nevai Metin ve Ilgar Akbarov, Nahçıvan'dan Eldar Zeynalov, Rusya Ural'dan benim kanka Svetlena Parysheva, Rusya Saint Petesburg'dan kankamın kızı ve damadı katılımcılardan bir kaçı... Zaten yıllardır pek çoğu ile tanışıyorum ve kardeş gibi olduk artık.

Mersin Öğretmen evinde konaklayacağız. Sahilde güzel bir otel. Havuzu da var. İlk gece bir de düğün olmaz mı? Yan tarafta kendi kendimize eğlendik, oynadık. Halay çektik, geceyi ham çökelekle noktaladık. Programın gezi bölümünde Mersin, Tarsus bölgesi tarihi ören yerleri ve müzeler var. Hem gezeceğiz, hem de resim yapacağız. Yaptığımız bu resimleri açılan sergi sonrası Mersin Belediye'sine armağan edeceğiz.

Mersin çok güzel ama geceler çok sıcak ve nemli hava uyutmuyor. Hiç sevmediğim halde klima çalıştırdım. Ancak sabaha kadar çalışırsa her yanım kazık gibi kalkarım sabah yataktan ve hasta olabilirim. Klimayı gece moduna ayarlayayım dedim. Kumanda elimde evirdim, çevirdim... Yok!.. anlayamadım. Bir takım işaretler ve altında kısaltılmış kelimeler var... Hem de yerli malı... Canına yandığımın memleketinde sanki herkes sular seler gibi bülbül gibi İngilizce konuşuyor!.. İç piyasaya verilen ürünlerde bari biraz kendi insanınızı saysanız da,  bizim de anlayabileceğimiz kolay işaretlerle anlatsanız... Ya da kumandanın arkasına kısa bir tarif yapıştırsanız... değil mi?.. Kendimi cahil, çaresiz hissettim ve hemen resepsiyondan yardım istedim...
 
Ne güzel bir ülkem var; Her yer tarih, her yer efsane... Çalıştayımızın ilk günü Hıristiyanlık dininde çok önemli biri olan St.Paul anıt müzesine (kilise) gittik. Ancak ücretsiz gezemedik. Zoraki bahçesinde resim yapmaya izin koparabildik...  Nahçıvanlı mimar Eldar Zeynalov isyan etti. “Dünyanın hiç bir yerinde ressamlardan ve mimarlardan ücret alınmaz. Hatta onların bize para ödemeleri gerekir ki biz gezelim ve resmini yapalım. Ülkemizde tanıtalım diye...” dedi. Haklıydı... Orada yetkisiz yetkililer var. Daha doğrusu anında karar veremeyen, yazışma ve çizişmelerle geç hareket eden hantal bürokrasi... Üzüldüm... Ama resim yaparken bahçedeki bal gibi dutlarından bol bol yedik. Kosovalı Ethem Baymak uzun boylu ve centilmen olduğundan topladı ve bize ikram etti. Personel de elinden geldiğince yardımcı olmaya çalıştı...

Ertesi gün Kırkkaşık bedestenini gezdik. Kırkkaşık Bedesteni 1579'da Ramazanoğulları tarafından medrese olarak yapılmış. Her odasında bir kişi bir meslek öğrenirmiş. Daha sonra aş evine dönüştürülmüş. Yalnızca bulgur pilavı pişirilir, orta yere çıkartılır, etrafına da kırk tahta kaşık bırakılırmış ki dışarıdan gelen kırk kişinin karnı doysun diye. Bedestende toplam yedi kubbe var ve etrafında toplam kırk kaşık figürü bulunmakta. Bunlar “Hoşgeldin” kaşıkları imiş. Bu kaşıkları görenler yemeğin bedava olduğunu anlar ve karınlarını doyururlarmış. İpek yolu üzerinde bir han olduğu için de sonra yollarına devam ederlermiş. Odalardan bir tanesi ise işaret kapı olup içindeki kapı ile camiye açılırmış. Camiye gelen aç insanlar bu kapıdan içeri alınıp pilavla doyurulduktan sonra kimse görmeden diğer kapıdan uğurlanırmış. Yani sağ elin verdiğini sol el görmez kuralına uyulurmuş.  Bir de sadaka taşı varmış ve sadaka vermek isteyenler gece bu taşın içine bırakır; ihtiyaç sahipleri de gece ihtiyacı kadarını alır gerisini bırakırmış ve kimseye görünmeden yandaki ıssız yoldan kaybolur, giderlermiş.
Şimdi turistik eşyanın satıldığı kapalı bir çarşı olan bedestende yirmi işyeri, onaltı bayan esnaf var. Tüm çalışanların bayan olması ayrı bir özellik ve güzellik elbet... Tarsus'a özel el işleri, iğne oyaları, şahmeranla igili görsel hediyelikler, cam altı işlemeleri ile yöresel içecek kaynar bulunmakta... Çarşı her gün açıkmış... Bana bu bilgileri veren bedestan esnafından Serpil Demir hanıma teşekkür ediyorum...Hoş, tarihi bir çarşı.Görülmeye, gezilmeye değer...  
Bu gün öğle yemeğinde pastırmalı humus yedik...

Üçüncü gün yaylaya gidiyoruz. Yollarda kirazların dalları yerde. İçim gitti... dalından koparıp yemek istedi canım. Çocukluğumda Eldivan-Çankırı'da kiraz ağaçlarından inmezdim. O güzel günleri anımsadım... Tepede bir yere oturduk, manzara eşliğinde resim yaptık...

Dördüncü gün balıkçı barınağına gittik. Biz denizi, kayıkları, sahili resmettik ve halk bizi özenerek hayranlıkla seyretti. Bizim neşe kaynağımız Nevai daha şövaleyi yerleştirirken orada oturan pala bıyıklı amcayı görünce “Ben bunun resmini istiyorum, gedin ayarlayın” dedi. Şeker isteyen yaramaz çocuklar gibi. Çare yok!.. Amcadan rica ettik, oturdu bir güzel portresini yaptı. Ortaya sandalyenin üzerine dayadı. Gelenler “Aaa Pala dayıııı!” diyerek hayranlıkla resmin başına toplandılar. Sonra sahili görüntülediği kendi resmini bitirdi ve daha sonra da hızını alamayıp 4-5 arkadaşın resmine daha yardım etti. Resim yaparken kendinden geçiyor, gece saat 03.00 lere kadar çalışıyormuş... Bu arada Gürcü prof. Lela Geleishvili yorulmuş dinleniyor... prof. Eşi Levan telaşla sesleniyor “Aman resminin başından ayrılma. Yoksa Nevai gelir bitirir.”

Öğle yemeği olarak teknede balık ekmek yedik acılı şalgam suyu eşliğinde... Tekne tutma ihtimali olanlar için (Abdurrahman Aytekin bey) eniştemiz “Denize değil karşıya bakın” diye uyardı. Eniştemiz bundan on yıl öncesi bir beldede belediye başkanlığı yapmış. Nevin'ciğimizin sevgili eşi. Sağ olsun bize (kendi deyimi ile) lojistik destek verdi.

Ethem, Nevai, Eldar, İlgar, Levan hep ders verir gibi anlatımlı resim yaparken çevrelerine toplandık bir şeyler kapabilmek için.

Bu gün Nadya'nın evlilik yıldönümü imiş. Eşinden ayrı geçen ilk evlilik yıldönümü... Akşam otelde pastalı, çaylı kutlama yaptık. Yalnız hissettirmedik kendini ona...

Beşinci gün Kızkalesine gittik. Uzaktan bakıldığı zaman deniz içindeki heybetli duruşu ile dikkatleri üzerine çeken bu Kale’nin öyküsü ise şöyle: Vaktiyle burada yaşayan beyin bir kızı olmuş. Kahin kızının ondokuz yaşına gelince bir yılan tarafından sokularak öleceğini söyleyince bey kara kara düşünmüş ve denizin ortasına bu kaleyi yapmış. Orada yaşamaya başlayan kız on dokuz yaşına geldiğinde kutlamalar yapmışlar. Kutlamaya gelen yaşlı bir kadın bir sepet üzüm getirmiş hediye. Akşam herkes gittikten sonra üzümden yemek isteyen kızı sepete saklanan yılan sokarak öldürmüş...  Üzücü bir öykü...
Burada isteyen resim yaptı... isteyen denize girdi. Ben kendime bu gün izin verdim. Muhteşem kum sahilde kendimi serin sulara bırakıp kız kalesine doğru yüzdüm. Öğle yemeği olarak meşhur yufka ekmeğine sarılı soğan, tulum peyniri ve pulbiberli, patatesli, kıymalı sıkma yedik ayranla...

Devam edecek...
Hülya Sezgin/ hulyasezgin@hotmail.com