Köleleştirilmiş ruhlar

Bahri YILDIZBAŞ

Dostoyevski, sürgün yıllarında hapishanedeki bir köpek ile mahkumlar arasında bir deney yapar.

Köpek, istisnasız mahkumların şiddetine maruz kalır. Köpek o kadar alışmıştır Kİ, mahkumlar köpeğin yanından geçerken, köpek tekme yeme pozisyonuna geçer ve her mahkum, köpeğe tekme atarak gider.

Bir gün Dostoyevski, köpeğin yanına yaklaşır ve başını okşamaya başlar. Buna anlam veremeyen köpek, Dostoyevski’nin yüzüne bakar ve acı acı havlamaya başlar. O günden sonra da, bir daha Dostoyevski’nin yanına yaklaşmaz. (Bazı köpekleri sevmek istediğimiz zaman, kaçmaları veya gördükleri herkese havlamalarına şahit olmuşuzdur.) 

Peki, kendisini tekmeleyen mahkumlardan ziyade, başını okşayan Dostoyevski’den neden kaçar! 

Bunun, tek bir psikolojik açıklaması var. ‘Kötülüğü hayat şartı olarak benimseyen canlılar, iyiliği, sevgiyi, güzelliği, paylaşmayı gördüğünde büyük bir şaşkınlık yaşar ve afallarlar. Aslında ruhu köleleştirilmiş olan bu köpek, sevgiye açtır. ‘ÖLÜ EVİNDEN ANILAR’ kitabından. 

Gelelim günümüze, bu insanlar içinde geçerli değil mi? Kötülük yaptığınız insanlar, sizi çok sever. Hatta kötülükleri çoğalttıkça, liderimiz yapar ve vazgeçilmez bir tutkuya dönüştürürüz. İyilik yapanları da, sevmemek için binbir bahane üretiriz. ‘Kulağının arkasında, siyah bir ben vardı.’, ‘Zaten öyleydi.’, ‘Ne yani, ne yapmış Kİ.’ Vefasızlık ve nankörlüğü marifet zannederiz. 

Dostoyevski, kolay kolay yazar Dostoyevski olmamış. Çoğu insanın da ‘işe yaramaz’ olduğunu ve ‘sevilmeyecek kadar boş olduğunu’ boşuna söylememiş. 

İki yüz yıl geçmiş, daha da beter olmuşuz. Derler ya, ‘beterin beteri var.’