Kırmızılı kadın

Hülya SEZGİN

Konya'da yaşıyor... hep kırmızı giyiniyor. Baştan aşağı kırmızılı, çantası, gözlüğü, ruju, makyajı... Bütün esnaf onu tanıyor ve seviyor... Konyalı Sultan abla o...

Henüz on yedisinde aşık olarak evlenmiş...  Ancak yıllar geçmesine rağmen bir türlü çocuğu olmamış.

Kocası hatayı (aslında hata falan değil bu ama...) onda bulmuş... Her gün kötü söz, üstüne bir de dayak atar olmuş... Sonunda da Sultan ablayı terk edip gitmiş. Talihsiz Sultan anacığı ile bir başına kalakalmış. Yıllar önce anacığı da ölünce  kalmış mı bir başına...

Şimdilerde her gün kırmızı cafcaflı elbiseler giyiniyor, takılar takıp orasını burasını eşarplarla süslüyor. Kıpkırmızı rujlar sürüyor. "Ne zaman kırmızı giymekten, süslenmekten vazgeçeceksin Sultan abla?" diye soran esnafı "Kocayınca" diye yanıtlıyor. Kendini genç sanıyor. Oysa altmış beşinde... Eline aldığı pembe ruj için "Tansu Çillerin ruju bu biliyor musun?" diye soruyor.  Aşka aşık... "Aşık olarak evlenmemiş olanı hiç adam yerine koymam" diyor. Doktorlar ağır psikolojik tanı koymuşlar ona... Kronik psikoz... Aşkın en kırmızı, en acı hali o...

Aslında değer mi? Çocuklarımız evliliğimizin meyvesi... elbet hayatımızın renk katan güzelliği... Ancak olmazsa da ölüm yok ya ucunda... dünyanın sonu değil ki!.. Değer mi hiç bir insanın hayatını bitirmeye, geleceğini karartmaya, aklından edecek kadar aşağılayama değer mi çocuğu olmuyor diye!..  Allahtan gelen için kadını suçlamaya değer mi?

Diyelim ki çocuk oldu..." Allah hayırlı evlat versin" denir ya hep... Peki nereden biliyoruz hayırlı olacağını?..

 İnsan yaşamadan bilemiyor. Dünyanın en güzel anlarını... en tatlılıklarını onlarla yaşadığımız gibi kim bilir belki de en büyük acıları da onlarla yaşayacağız?..

Hani denir ya küçükken şikayet edilince uykusuz gecelerden "Büyüdükçe derdi de büyür" diye, işte öyle...

Sanırım sekiz ya da dokuz yaşlarındaydım. İzmir Halilrıfatpaşa caddesinde tek katlı bahçeli evimizde oturuyorduk.  Ana cadde... ama öyle pek yoğun trafik de yoktu. En büyük sıkıntı saat başı geçen iki belediye otobüsü karşı karşıya gelince yol darlığından geçemezler, bir ileri bir geri yavaş yavaş geçmeye çalışırlardı. Yol sakin olduğundan  caddede gün boyu ayak bileğime takılı bir ucunda top bağlı ipi  hızla çevirir ve üzerinden atlardım.

Ana cadde olmasına rağmen sokak genişliğinde olan cadde üzerinde henüz koca koca apartmanlar yoktu... En yüksek olanı üç katlıydı. Genelde evler bizimki gibi tek kat ve bahçeli idi. Bizden dört ev aşağıda bir Fatma hanım teyze vardı.  Bütün komşular birbirimizi bilir, sever ve gider gelirdik.  Ama Fatma hanım teyzenin evinin önünde oynamazdım. Korkardım. Çünkü komşulardan duyduğum kadarı ile oğlu hapisten çıkmış, belalı imiş... Pek çok suça karışmış, adam da öldürmüş. Bütün komşular böyle iyi bir kadının nasıl öyle bir oğlu olduğuna şaşarlar, üzülürlerdi...

Bir gün iki otobüs onların evinin önünde karşılaşmış... Sıkıntılı bir durum. Daracık yolda bir ileri bir geri geçmeye çalışırken Fatma teyzenin oğlu motor seslerine ve "gel.. gel... geri git..." seslerine uyanmış. Dışarı çıkmış, öfke ile küfür edip bağırmaya başlamış. Zaten sinirleri gerilmiş olan şoförlerden biri de ona öfkelenmiş. Diğer otobüs geçmiş gitmiş ama ikisi kavgaya tutuşmuş. Fatma teyzenin oğlu koşmuş gitmiş koca bir ekmek bıçağını kaptığı gibi şoförü yakasından tutup aşağı indirmiş. Caddenin ortasında adamı kıtır kıtır kesmiş. Herkes korku ve panik içinde bir şey yapamamış... Derken polisler gelmiş ve caniyi yakalamış... Gürültülere biz de sokağa fırladık. Zavallı Fatma teyzem hem ağlıyor, hem de avazı çıktığı gibi haykırıyordu "Asıııın... oğlumu ne olur asın!.." O gün o kadar kötü etkilenmiştim ki... yıllarca içimden çıkmadı. Hep sorguladım. Bir anne canı ciğeri yavrusu için nasıl "Asın" diye haykırabilir?

Çocuğu olmayan arkadaşlarım üzüldükleri zaman hemen bu olay aklıma gelirdi... Şimdi televizyonda bu haberi seyredince gene geldi... Değer mi bu kadının aşağılanmasına, değer mi?

Kendini ana hisseden herkesin  anneler gününü  kutluyorum...

Hülya SEZGİN

hulyasezgin@hotmail.com