İnsanlarımız neden intihar ediyor?

Murat YAZAN

İstatistiklere göre ülkemizde yaşanan intihar vak'aları nüfus oranına göre arttı ve OECD üyesi ülkeler içinde üst sıraları zorlamaya başladı. Nedenlerinden söz etmeden önce, intihara neden olan faktörlerin üzerinde durmakta yarar var.

İntiharın pek çok nedeni var. Yaşama dair umutların sona ermesi, yaşanılan maddi ve manevi sıkıntılardan çıkış yolu olmadığına duyulan inanç temel nedenler olarak kabul edilebilir. Bu temel faktörlere göre azınlıkta da olsa başka nedenlere rastlanır. Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisinde” piramidin en üst noktasına (kendini gerçekleştirme) geldiğine inanıp yaşama dair tüm hedeflerine ulaştığını düşünüp amaçsızlık nedeniyle gerçekleşen intihar vakaları vardır. Ateizm, onurunun haksızca zedelendiğini düşünmek, bazı bölgelerdeki tümörlerin verdiği katlanılmaz ve dindirilemeyen ağrılar da azınlık nedenler içinde sayılabilir.

İntihar vak'alarına ülkemiz özelinde baktığımızda aslında kültürel, sosyal ve dinsel birikimimizin intihar önünce ciddi setler olduklarını görürüz. Kültürümüzdeki “amaç uğrunda yılmadan çalışmak” anlayışı, sosyal yapımızın sosyalleşme, iletişim ve diyaloğa açık (hatta teşvik eden) formu ve dinsel inancımızın diğer birçok din gibi intiharı yasaklayan yaklaşımı kolayca canımıza kıyma noktasına gelmemizi engeller.

İntihar vak'alarının nüfusa göre sıklıkla yaşandığı coğrafya İskandinav coğrafyasıdır. Refah içinde yaşanan bu coğrafyadaki insanların intihar eğilimlerinin ardında yatan nedenleri bıraktıkları veda mesajlarında görebiliyoruz. Yalnızlık duygusu, amaçların tamamına ulaşmanın getirdiği “amaçsızlık” ve dinsel bağların zayıflığı bu bölgedeki intiharların temel nedenlerini oluşturuyor. Ülkemiz bu noktada olmadığına göre ve intihar oranları geçtiğimiz yıllarda düşükken son zamanlarda ne oldu da vakalarda patlama oldu?

Aradığımız yanıtları ülkemizde AKP iktidarı ile başlayan süreç ve dil değişiminde aramak gerekiyor.

Yukarıda intihar önündeki bariyerlerden söz etmiştim. Kültürel söylemlerimiz, sosyal yapımız, dinsel inancımız. Bu üç temel etkenin AKP iktidarında nasıl yıpratıldığına göz atalım.

Osmanlı, çöküşün son dönemlerine kadar halkın “Türk kimliğini” hatırlamasına izin vermemiş, bunu unutturmak için gerektiğinde kan dökmüştü. Alevi inanç neredeyse lanetlenmiş ve “sapkın” ilan edilmişti. Yerine Arap kültürü yerleştirilmeye çalışıldı, İslam’ın kuralları ayaklar altına alınarak devlet yöneticileri soy-kan bağına bakılarak göreve getirildi. Hatta sırf kan bağı var diye “deli İbrahim”ler devletin başına geçti. Oysa Kuran’da devlet yöneticisinin tarifinde “işinin ehli olması” ve “istişareyle seçilmesi” prensiplerinin altı çizilir. Osmanlı yıkıldıktan sonra Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncelikli hedefi Türkiye Cumhuriyetini kurmak ve halka unutturulmaya çalışılan Türklüğünü tekrar öğretmek ve hatırlatmak oldu. Bu da beraberinde kadının erkekle eşit vatandaş kabul edilmesi, Orta Asya’dan getirdiğimiz değerlerin yaşama hâkim olmasını getirdi.  Halk Arap kültüründen sıyrılırken Avrupa’da kadınların seçme ve seçilme hakkı ilk kez Türk kadınına tanındı (Türk derken etnosentrik bir yaklaşımdan değil, Atatürk milliyetçiliğinde değinilen aidiyet duygusundan söz ediyorum.)  Saltanatçı/hanedancı yaklaşım reddedildi, çok partili demokrasiye geçilerek devleti yönetecekler seçimle iktidara getirildi. Ancak 17 yıldır süren Akp iktidarında “her türlü milliyetçili ayaklar altına alınarak” ümmetçi yapıya dönülmesi için devletin tüm olanakları seferber edildi. Cumhuriyetin tüm kültürel kazanımları ve amacı mevcut iktidar döneminde geriye götürüldü. Tekrar Arapçılığa ve ümmetçiliğe dönüş çabası ve üretim yerine sadaka kültürünün inşası “amaç uğrunda yılmadan çalışmak” cümlesinin yerine genellikle yanlış anlaşılan “Allah rızkını verir” anlayışını yerleştirdi. Oysa Kuran’da çalışmak ve üretmek yüceltilirken Arap kültüründen kopyalanan “yay otur devlet sana bakar” anlayışı çoğunluğu rahata alıştırdı. Sadaka kesilince ya da azalınca da üretmekten uzak kalan insanlar yaşamı ve varlıklarını sorgulamaya başladılar.

Mevcut iktidar döneminde en büyük yaralardan biri sosyal yapıda açıldı. İzmir “gavur”, sekülerler “Allahsız”, x partiye oy verenler terörist ilan edilir hale geldi. İnsanlar zehirli bir dille komşularıyla, hatta akrabalarıyla karşı karşıya getirildi. Seçmenlerin konsolide edilmesi, yüzde 5 fazla oy almak için kullanılan bu radikal dil insanların sosyal alanlarını sınırladı. 12 Eylül öncesi birbirine ateş eden sağ ve sol tam kucaklaşmış ve birleşmişken, bu kez iktidar eliyle hoyrat dil yüzünden ayrıştırılmaya maruz kaldılar. İnsanların güvenerek sohbet edeceği ve derdini anlatacağı kitle gittikçe kısıtlandı, herkes kendi gibi düşünen insanlarla küçük gruplara ayrıldı ve çeşitlilik sona erdi.

AKP iktidarı en büyük darbeyi de insanların din anlayışına vurdu. İmam Hatip öğrencilerinde yükselmeye başlayan Deizm akımı bunun açık kanıtıdır. “Dindar ve kindar nesil” yaratacağız derken “Deist” nesil yarattılar. Çoğumuz İslam diniyle ilk kez ailemizde tanıştık. Henüz çocukken dedelerimiz, ninelerimizden haram yemenin, kul hakkına girmenin günah olduğunu gördük. Ancak kendini “siyasal İslamcı”  olarak tanımlayan iktidar döneminde medyadan duyduğunuz, okuduğunuz şeyler “Müslüman” ve “İslam” anlayışına ciddi zarar verdi. Siyasete “nikâh yüzüğüyle” girdiğini söyleyenlerin eşlerinin binlerce dolarlık çantalarla gezmeleri, çocuklarının gemi filolarının sahibi olmaları, telefon konuşmalarındaki “paraları sıfırlama” talimatları başbakan ve cumhurbaşkanlığı maaşlarıyla elde edilemeyecek servetleri işaret etmektedir.

Altı oyulmuş üç kavramla karşı karşıyayız. Kültürel kodlar, sosyal yapı ve dinsel inanç algısı. İntihar oranlarındaki artışın adresleri tam da bu alanlardır. Kültürünü yitiren ve “nereye ait olduğunu bilemeyen”, sosyal alanı kısıtlanan, inanç sistemi “Müslüman olduğunu söyleyenlerin” darbesine maruz kalan toplumlarda intiharların artması kadar doğal bir şey olamaz.

Kötü ekonomi yönetimi ve krizlerden bahsetmiyorum bile...