İLAHİ TAVERNA

Mehmet YILMAZ

Önsöz: Aç balık her oltaya gelir.

 

Kast partisinin kendi çıkarları için yaptığı hokkabazlıkların  ve “kastın sesi” çok mübarek kişi ve onun alkışçı tayfası, dikkatleri  kuru gürültüler üzerine çekerken, ortaya çıkan faturalar, kast partisinin ulakları tarafından daima kalabalık seyircilerin posta kutularına bırakılmaktadır.

O zaman posta kutularına bırakılan faturaların ağırlığı altında ezilmemek, başkalarının “vur patlasın çal oynasın” safalarının faturalarının da çoğunluk ahali tarafından ödenmemesi için ne yapılmalı gibi bir soru, her “doğal akla” gelen (bu gelmeler biraz şüpheli bir durum) , daha doğrusu gelmesi gereken bir sorudur. Eh, bu iş de doğal olarak kendisinde böyle bir sorumluluk-zorunluluk duyanlara düşüyor. Ben kendimde böyle bir “sorumluluk-zorunluluk” duymadığım için bu topa girmiyorum… Nasıl olsa böyle “sorumluluk-zorunluluk” duyup ortaya çıkan bir sürü sosyal kulüp (siz bunu siyasi parti diye de okuyabilirsiniz) var. Ahaliyi aydınlatmak ve yol göstermek, çözüm getirmek de onlara düşüyor. Varsa bir çözümleri, anlatmak, ahaliyi ikna etmek ve işe koyulmak, onların niyet, gayret ve becerilerine bağlı.

Gözden kaçmaması, akıldan çıkmaması gereken durum, kast partisinin de boş durmayacağı, hatta, “sonucu önceden belli maçlara çıkmak” gibi bir anlayış ve kendi lehine hayli tecrübe sahibi oluşudur. Yani, işi şansa bırakmayacak kadar “öngörü ve tedbir sahibi” oluşudur.

Bu konuda “bilgi birikimi” olduğu en önemli yöntemlerden biri de, ahalinin beyninden çok, midesinden daha kolay yönetilebileceğini bilmesidir. Bu gerçek, tarihi bir olgu olarak hayli zengindir. Çünkü ahali, zor duruma düştüğü zaman, fırtınaya tutulan gemideki gibi, “öncelikli” görmediği bir şeyden derhal vazgeçebilir. Zaten çok da umut verici olmayan kültür-sanat etkinliklerinden, gezmeler-tozmalardan, zaten pek umurunda olmayan bilimsel faaliyetlerden anında uzaklaşır. Ama beslenme ve barınma ihtiyaçlarından vazgeçmek gibi bir şeyi asla düşünmeyecektir. Bu da doğal bir durumdur. Ahaliyi bu modda tutmanın en güvenceli yolu da kast partisine bağlılığı bir “inanç gereği” haline getirmektir. Zaten, tarikat-cemaat kurumu da neye yarar? Geriye dönüp baktığımızda, din adamları sınıfının da hep bu işe yaradığı görülür; örnek gani. Çünkü din adamları bütün zamanlarda ve bütün toplumlarda çıkarları konusunda bir sorun yaşamadığı sürece hükümdarın hizmetinde olmuşlardır ve “tanrı”yı politikacıların kendilerinden istediği gibi konuşturmuşlardır. Ahaliye de doğru bir din bilgisi ve güçlü bir vatan sevgisi yerine, hükümdar ve onun taşradaki uzantılarına biat duygusunu telkin etmişlerdir.

Sonuç: Padişahım çok yaşa!

Sonsöz: Tarikat ve cemaatler, ezilen insanlara ekonomi-politik dertlerini unutturan birer ilahi tavernalardır.