Hükümdar'a ders veren genç...

İzzettin ÖNCÜL

Zamanın birinde bir hükümdar yaşarmış; hükümdar yemeyi içmeyi, eğlenmeyi ve ava gitmeyi çok severmiş. Ava her gittiğinde haftalarca av avlar, yer içer sonra saraya dönermiş. Devletin işlerini de çok güvendiği veziriazamına bırakmış. Benim yokluğumu hissettirme diye de tembihte bulunmuş. Veziriazam, “Emir ferman hükümdarımındır, size layık olmaya çalışacağım, gözünüz arkada kalmasın efendim.” demiş.

Yine bir gün hükümdar maiyetiyle birlikte ava çıkmış av avlamış kuş kovalamış derken acıkmış, susamış getirdikleri erzak, su tükenmiş, yanındakilere siz av avlamaya devam edin ben biraz ormanın derinliklerine gideceğim, belki bir su kaynağı bulabilirim demiş. Yanına en güvendiği korumasını da alarak ormanın derinliklerine doğru yola koyulmuş. Biraz gittikten sonra ormanın içerisinde bir dumanın yükseldiğini görmüş, burada mutlaka bir insan yaşıyor oraya doğru ilerleyelim dedikten sonra, doğruca dumanın yükseldiği noktaya gitmiş. Biraz ilerledikten sonra, vadinin yamacında çam ağaçlarının ortasında kuş cıvıltıları, şırıl şırıl akan bir dere, derenin kenarında ahşaptan ev, evin yanında kocaman bir çardak, çardağın altında bir sürü koyun, yanı başında çitlerin içerisinde baharın gelişini kutlayan kuzular, çam ağacına asılmış kocaman bir köpek, köpeğin yanında ince bir zincirle bağlanmış enik. Hamakta kuzuları seyre dalan, daha sakalları yeni çıkmış bir delikanlı. Hükümdar manzara karşısında büyülenmiş. Gence yaklaşarak 'selamünaleyküm' demiş, genç yerinden kalkarak ve 'aleykümselam' diyerek karşılık vermiş.

Delikanlı, ahşap evin terasını göstererek 'buyurun şöyle dinlenin' diyerek nezaketini ve misafir severliğini göstermiş. Hükümdar sedire oturmuş. Sedirde renk renk halılar, halılarda binlerce yıldır işlenen el emeği göz nuru motifler, halı yastıkları ve yün minderler. Pırıl pırıl tertemiz. Genç, 'Size önce bir ayran ikram edeyim uzak yoldan geldiniz sonra yemek ikram ederim' diyerek ayran dolu testiyi ve kâseyi doldurarak misafirlerine ikram etmiş. Buz gibi yayık ayranını içen hükümdar ve koruması gence teşekkür etmişler, genç testiyi, kâseyi misafirinin yanına koyarak acele bir şekilde doğal otlardan kuzu etinden bir sofra hazırlamış. Doğal otlar, yaylada yetişen kuzu eti sanki cennetten bir sofra.

Sofraya oturunca hükümdar delikanlıya, 'Delikanlı adını bağışlar mısın?' demiş. Delikanlı: 'Turan Alp efendim' diyerek karşılık vermiş. Hükümdar adınla binlerce yaşa dedikten sonra, 'Hiç Türkcan şehrine gidiyor musun?' diye sorar. Turan Alp 'Önceleri sık sık gidiyordum, şimdi pek gidemiyorum efendim', demiş.

Hükümdar, 'Hayrola bir sıkıntın mı var?' diye sormuş. Bunun üzerine 'Efendim sıkıntılarımla sizleri rahatsız etmeyeyim', hükümdar 'Bilakis memnun olurum' deyince; genç başlamış anlatmaya: 'Efendim bana atamdan bir sürü koyun şu gördüğünüz vadi kaldı. Ben de sürüye baksın diye bir çoban bir de çobana yardımcı çocuk tutum, yanlarında da etle sütle beslediğim köpeğimi verdim. Çoban sürüyü otlatmaya götürüp getiriyor ben de ara sıra Türkcan’a gidiyor babamın dostlarıyla görüşüyordum. Her gidiş gelişte baktım koyunlarım azalıyor. Bir gün Türkcan’a gidiyorum diye evden ayrıldım. Bir ağacın dibine oturdum, dedim bakalım neler oluyor. Benim buradan ayrıldığımı gören çoban heybesine peynir, yağ koyarak önüne de beş-altı kuzu kattı doğru kendi köyünün yolunu tutu. Çobanın gittiğini gören yardımcısı da ağaçların altına uzanarak uykuya daldı. Tam yerimden kalkacaktım ki bir dişi kurt sürüye doğru koşarak geldi. Köpek şimdi kurdu kovar dedim, baktım ki köpekte kuyruğunu sallayarak dişi kurdun yanına gelerek dişi kurtla çiftleşti. Daha sonra yalağından süt içti uyudu. Dişi kurt da birkaç koyunu parçaladı birisini sürükleye sürükleye götürdü. Bunları görünce hatamı anladım. Çoban gelince beni karşısında buldu. Yanıma gel dedim, yanıma geldi. Sen bana çoban olmadan neyin vardı? diye sordum; bir şeyim yoktu, dedi. Çobanı yanıma alarak çobanın köyüne gittim. Bir de ne göreyim çobanın koyunları benim koyunlarımı geçmiş. Bunların kaynağını açıkla dedim. Çoban boynunu büktü. Ben de çalıştığı yıllara da benden hak olarak aldığı koyunları orada bırakarak diğer koyunları aldım geldim. Çobanı da işten kovdum. Yardımcısı çocuk olduğu için onu fazla cezalandırmadım, ücretini verdim onu da köyüne gönderdim. Çünkü hırsızın yanında yetişen hırsız olur. Köpeğe gelince ait olduğu yere ihanet edenin cezası ölümdür diyerek çam ağacına astım, eniği de yanına bağladım ki ders alsın büyüdüğü zaman o da ihanet etmesin. Şimdi kendi işimi kendim görüyorum. Onun için Türkcan’a fazla gidip gelemiyorum.'

Olanları dinleyen hükümdar içinden kendi kendine 'Bir genç neler düşünüyor, neler yapıyor bense zevkte sefada bu genç bana gerçek hayat dersi verdi.'

Gençten izin isteyerek oradan ayrıldı. Maiyetinin yanına gelince 'Hemen saraya dönüyoruz hazırlık yapın' dedi. Herkeste bir telaş bir telaş ne olduğunu bir türlü anlayamadan yola koyuldular.

Hükümdar saraya gelince 'Yarın divan toplantısı var devlet erkânı herkes hazır bulunsun' diye ferman hazırladı. Ertesi gün divan hükümdarın huzurunda toplandı. Hükümdar 'Ben biraz halkın arasına katılacağım halk ne durumdadır? Kendi gözlerimle göreyim' dedi. 'Devletin gelir gideri ve divan erkânının ne kadar mal varlığı varsa açık ve seçik şekilde dosya haline getirin' dedi. 'Diğer devlet işleri veziriazamın başkanlığında görüşülsün gereği yapılsın' diye buyurduktan sonra tedbiri kıyafet yaptıktan sonra yola çıktı.

Üç ay boyunca şehir şehir köy köy dolaştı. Her gittiği yerde veziriazam ve üst düzey devlet yöneticileri hakkında sorular soruyor sorduğuna bin pişman oluyordu. Herkes ellerinde avuçlarında ne varsa veziriazamın ve diğer devlet memurlarının aldığını ah ederek anlatıyordu. 'Can ve mal güvenliğimiz yok' diyorlardı. Hükümdar, 'Neden şikâyet etmiyorsunuz?' deyince 'Ağam kimi kime şikâyet edelim. Devleti temsil edenler devlet adına bize zulmediyor. Hadi sen şikâyet et ne iftiralarla ne işkencelerle karışılacağını gözlerinle gör. Biz, bize zulüm edenleri Allah’a havale ediyoruz' diyorlardı. Olanları üç ay boyunca kendi gözleriyle gören, kulaklarıyla duyan hükümdar vicdanında muhasebe yapa yapa yola koyuldu bir hafta sonra saraya geldi.

Geceyi dinlenerek geçirmeye çalıştıysa da gözlerine uyku girmedi. 'Bunca insanın ahı benim üzerimde kendimi tebaama ve Allaha nasıl affettirebilirim?' diye içi içini yiyordu. Sabahleyin kalkıp kahvaltısını yaptıktan sonra divanı topladı. Sadrazam, divan kâtibi ve divan kadısı pür dikkat hükümdara bakıyordu. Hükümdar, 'Sizlere gördüklerimi ve duyduklarımı tek tek anlatmayacağım, tebaam aç ve sefil devlet denince sanki eşkıyadan söz ediliyor gibi inim inim inliyor. Başta sorumluluk benim sonra sizlerin' diyerek veziri azamın gözlerinin içine baktı. Veziriazam hünkârın gözlerindeki kasırganın yaklaştığını görür görmez, gözlerini aşağıya indirdi. Hükümdar 'Ey veziriazamım, veziriazam olmadan ne yapıyordun?' 'Kervanlarda deve çobanıydım.' 'Nelerin vardı?' Veziri azam 'Efendim hiçbir şeyim yoktu, sizlere duacıyım', dedi.

Hükümdar döndü defterdara, 'Veziriazamın kayıtlı neyi var?' diye sordu. Defterdar kara kaplı kocaman bir defter çıkardı. Saymaya başladı: 'Türkcan’da onlarca değirmen, onlarca tuzla, her ilde yazlık, kışlık saraylar, on binlerce bağ bahçe, yüzlerce değişik cinste at, sayısına vakıf olamadığımız koyun sürüsü ve yüzlerce cariye, veziriazamın işlerini görebilecek kadar köle.'

Bunları dinleyen hükümdar veziriazama dönerek; 'Bunca serveti nasıl kazandığını açıkla.'

Veziriazam taş kesilmişti, ses seda yok. Hükümdar 'Benim sana verdiğim ücret senin ve ailenin insanca yaşayabileceğiniz kadardı. Bunca vurgun, bunca soygun yaptığın yetmemiş tebaama işkence etmişsin. Bunun hesabını bana ve Allah’a nasıl vereceksin?' 

Veziriazam 'Sizden af diliyorum hünkârım' dedi. Hünkâr divan kadısına dönerek 'Söz sende. Allah’ın huzurunda olduğun gibi tarafsız hükmet, yasal karar neyse o karar verilsin'.

Hukuk Divanı yasalara uyarak veziriazamı ölüme mahkûm etti. Gasp ettiği mallarıysa sahiplerine iade edilmesini oy birliği ile karar bağladı. Hükümdar 'Derhal infaz yapılsın cesedi şehrin adalet meydanına asılsın ki bir daha kimse haksız yere milletin ve devletin malına el sürmesin' diyerek cellatları çağırdı.

Cellatlar veziri azamı en kalabalık meydana götürerek boğazındaki ölüm fermanını halkın huzurunda yüksek sesle okuyarak veziri azamı idam ettiler. Hükümdarın buyruğu gereği meydana astılar. Gelip geçen 'Az bile olmuş' diyordu.

Bu olaydan sonra hükümdar sarayın kapılarını sonuna kadar açtı. Kapısına çocukların bile yetişeceği şekilde şikâyet zili astırdı. Zil çaldı mı hemen nöbetçiler zili çalanı hükümdarın yanına götürürlerdi. Hükümdar da gereğini yaparak halkın sulh içinde yaşamasını sağladı. Aradan aylar yıllar geçti artık gelen giden olmadı.

Bir gün yine şikâyet zili çaldı, nöbetçiler koştular baktılar ki bir eşek, sırtını zile sürtüyor. İçeri gelerek 'Hünkârım af edersiniz bir eşek, sırtını zile sürttü zil o yüzden çaldı kimse yok', dediler. Hükümdar 'O eşek de bizden adalet istemek için buraya geldi. Şehre inin eşeğin sahibini bulun ve divana getirin' diye emir verdi.

Bekçiler Türkcan’ı bir baştan bir başa dolaştılar ve eşeğin sahibini bularak hükümdarın huzuruna çıkardılar. Huzura çıkan adama hükümdar 'Eşek senin mi?' diye sordu. Adam 'Benimdir hükümdarım' dedi. 'Yaşlıydı dışarı bıraktım kurt kuş yesin diye'. Hükümdar; 'Bu eşeği alıp ahırına götüreceksin ve eşeğe iyi bakacaksın. Aksi hâlde senin servetinden bir miktar alarak eşeğe ücretle baktırırım', dedi. Adam 'Emriniz olur' diyerek eşeği önüne katarak evinin yolunu tuttu. Artık Türkcan’da sadece insanların değil hayvanların bile can güvenliği sağlanmıştı...