Hayruş ve Kızlarım...

Zeynel KOZANOĞLU

Hayruş ve Kızlarım...

Yıllardır onu bunu yazıp duruyorum. Aklıma geldi, bir yazı ile de Hayruş’u ve kızlarımızı anlatsam... Onlara haber vermeden, suya sabuna dokunmadan ve hiç birini incitmeden... Böyle bir yazıyı kaleme almanın zorluğunu kabul eder misiniz?

Hayruş’tan başlayayım mı? Onun adı Hayruş, ya da Hayriye değil. Çocuklarımın annesi eşimin adı Hanım... Okulunda çocuklar alay eder olunca sevdiceğime “Hayriye” adını vermişler. Nüfus kaydında “Hanım” adı devam ediyor.

Altmış yıldır benim gibi bir “huysuz adam” a Japon icadı bir robot hizmet ediyor olsaydı, oncağız çatlardı. Hayruş katlanıyor. Benim hakkımda “Huysuz adam” nitelemesi de Hayuş’uma ait. Torunum Kaan’ım 13 yaşındaydı, bir gün anneannesine şöyle demişti:

“Anneanne, sen kiminle konuşsan, “Canım, yavrum, bir tanem, gülüm” gibi laflar ediyorsun. Ama yıllardır izliyorum, dedem hakkında söylediğin en iyi laf “Moruk adam, Huysuz adam, Ecevit kılıklı şey” oluyor. Dedeme yazık etmiyor musun?”

Hayruş’un yanıtı beni kuyunun dibinden çekip çıkarmakla eş değerdeydi:

“Yavrucuğum, sen benim dilime bakma... Kalbim ne söylüyor, onu dinleyebilsen...”

Hayatında hiç kimseyle atışmamış, kimseye küsmemiştir.  Birlikte geçirdiğimiz altmış yıl içinde “kavga” denilecek biçimde çatışmamız, çekişmemiz asla olmadı. Mini minicik ters düşmeler aramızda eksik olmadı ama hiç bir gün bir saniyecik bile küsüşmedik.

Şimdi sözü kızlarımıza getireyim mi? 1960 yılında Gelibolu’nun Cumalı köyünde yedeksubay öğretmenim. Filiz bir buçuk yaşında. Zavallım “bal” ile tanışmamış. Hayruş bir kaşığın ucuyla ağzına vermeye çalışıyor. Bebeğimiz ağzını sağa sola kaçırarak balı almamakta kararlı.

Sonunda ben devreye girdim. Küçük sevimli şeyin kafasını sıkıca tuttum. Ağzını açmamakta direniyor. Hayruş balı dudaklarına sürdü. Az sonra aman efendim, “Verin, daha daha verin...” diye yırtınmaya başladı. O günden sonra da çocuğum balcı oldu çıktı.

Günümüzde Filiz kızımın tatlılığı sanıyorum ondan geliyor.

Ortancamız Nurhan’ım on iki yaşında filandı. İzmir’deyiz. İki günlüğüne Ankara’ya gideceğim. “Hadi onu da götüreyim” dedim. Birkaç hafta anneannesinin yanında kalsın. Fakat Ankara’da kapıdan girdiğimizde beklenmedik bir “şaka” ile karşılaştık. Evde annneanenin de annesi olan yaşlı büyüğümüz de varmış. Torununun çocuğunu bu kadar büyümüş görünce sevincinden  “Kııız! Kocaman olmuşsun maşallah, giriver bakayım mutfağa...” diye seslendi.

Nurhan ayakkabısının bağını çözmeye çalışırken bana yalvardı: “Beni burada bırakma babacığım” Hayruş onları mutfağın semtine uğratmamıştı. “Siz okumanıza bakın, her işi ben yaparım” diyen bir anneleri vardı. Hayruş “Hani saçını süprge etmek” derler ya, evimizde öyle biriydi.

Geldik, Beyhan’ıma... İzmir’deyiz. Evde en çileli büyüyen oncağız oldu. Üçüne de birer çikolata mı getirmişim. Hemen odalarına çekiliyorlar. İki büyükler kendi çikolatalarını hapur hupur yedikten sonra hemen altı yedi yaşında Beyhan’n dizine yatıyorlar. “Hadi sen anneymişsin de biz de senin bebeklerinmişiz...” ayağıyla çocuğun ağzının tatlanmasına bile fırsat vermiyorlar.

Ama biz bu soygunu yıllarca sonra öğreniyoruz.

Yalnız şu olayı vaktinde öğrendik. Bir gecenin yarısında uyandım, baktım evin içine biri dolaşıyor. Bu Beyhan’dı... “Hayrola çocuğum, daha  sabaha çok var. Bir yerin mi ağrıyor.” Beyhan sağlıklı görünüyor. Derken Hayruş uyandı ve söylenerek geldi:

“Yaramaz şeyler! Kızım etmeyin, eylemeyin dedim...”

Meğer biz o akşam onları evde bırakıp komşuya gitmiştik. İki büyükler perdeleri sıkı sıkıya kapatmışlar. Elektrikleri söndürmüşler. “Hadi gece oldu, yat” diyerek Beyhanı yatağına sokmuşlar. Akşamdan onu uyutmuşlar. Oncağız da gecenin yarısında uykusunu alınca ne yapsın, kalkmış evin içinde geziniyor. Kimseyi de uyandırmaya kıyamıyor.

İşte böyle... Daha anlatılacak çok şey var ama yerimiz kalmadı.

Neye yanıyorum biliyor musunuz? Onlar büyürken neler olup bittiğini gün gün yazsaydım, bugün “En güzel kitabım” elinizde olabilecekti. Genç anne ve babalara öneriyorum. İlle de yazar olmanız gerekmez. Çocuklarınızla yaşadıklarınızı not ediniz. Ve eşinizle çocuklarınızla nice yıllar ağız tadıyla yaşayınız. En büyük dileğim budur.