Gele Gele Nereye Geldik

Zeynel KOZANOĞLU

Sanatçılar toplumun aynası gibidir. Bir toplumun içinde bulunduğu, kültürel, sosyal ve hatta ekonomik durumu görebilmek için sanatçılara kulak vermek doğru bir yoldur. Bugün binlerce yıl önce yaşamış insanların uygarlığın neresinde olduğuna nasıl karar veriyoruz?

Onlardan kalan duvar çizimleri, bir tuğla parçacığı, bir kemik yol gösterici oluyor.

Bizim Cumhuriyet sonrası dönem sanatçılarımız bu görevi üstlenmekten kaçındılar. Onlar daha çok devleti elinde tutan gücün güdümünde, söylemek biraz çirkin kaçacak ama havanda su dövdüler. Hatta belirli bir kesim bu alışkanlığını bugün bile terk edebilmiş değil.  

Bizde şair ne demiş?

 “Sen ne güzel bulursun  

 Gezsen Anadolu’yu  

 Dertlerden  kurtulursun   

Gezsen Anadolu’yu…”    

Bir başkası İstanbul’da oturduğu halde, Anadolu dediği yerin de sadece bir sigara içimi öteden başladığını bildiği halde özlemle yanıp tutuşarak almış eline kalemi…“Anadolu Toprağı“ başlıklı şiiriyle  şöyle haykırmış:

“Senelerce sana  hasret taşıyan, Bir gönülle kollarına atılsam, Ben de bir gün kucağında yaşayan, Bahtiyarlar arasına katılsam. En bakımsız, en kuytu bir bucağın, Bence İrem bağı kadar güzeldir. Bir yıkılmış evin, harap ocağın, Şu heybetli saraylara bedeldir.”

Ve bir üçüncüsü… Bana kalırsa şu dizeler acının tuzu, biberi durumundadır:

“Ankara Ankara, güzel Ankara! Seni görmek ister her bahtı kara, Senden yardım umar her düşen dara.  Yetersin onlara güzel Ankara.”

Kimse çıkıp da “Anadolu’nun kendi derdine kim derman olacak?” demiş mi? Anadolu’nun kıyıcığında oturup da Anadolu’nun hasretini çeken arkadaşa “Kardeşim seni tutan mı var?” demiş mi?

“Ankara ne zaman kendine yetmiş de ben kalmışım?” diyen bir babayiğit tanıyor muyuz? Bir iki kişi çıkmışsa bile adamları ya hapislerde çürütmüşüz, ya da susturmuşuz.

Bir ara Köy Enstitülerini kurdular. Ancak kısa zamanda gördüler ki, Anadolu uyanıyor. Anadolu’da ne desen inanan oy deposu vardı ya. Bu depoda belli bir kıpırtı görüldü. Hemen önlemini alma yoluna girdiler. Anadolu’nun bunca yıldır hâlâ uyanamadığının kanıtını dinlemek ister misiniz?

2014 yılı Şubat ayının ortasında bir gündü. Televizyonda bir din profesörü telefonla gelen sorulara yanıt veriyor. Sorulardan biri şu:

“Hocam, benim yaşlı bir komşum var. Peygamberimiz efendimiz her Perşembe günü ona geliyormuş. Saatlerce oturup konuşuyorlarmış. Ben şaşırdım kaldım. Bu adamın dediğine inanayım mı Hocam?”

Profesör de şaşırıp kalıyor. “Nasıl yani?” diye soruyor. “Etiyle kemiğiyle bayağı canlı olarak mı geliyormuş Peygamberimiz?” Kadından gelen ses: “Evet Hocam canlı canlı.”

Profesörün verdiği yanıt elbette iç açıcı. “Sen bu soruyu sormakla ayıp ettin bacım… Ne demek inanmak… Deli saçması bu.”

Profesörden yana elbette sorun yok da, kadının bulunduğu yerden bakınca acıklı durumumuz bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıyor mu? Bütün derdi kederi varsa da din, yoksa da din olan bir milletiz… Oysa baştan uyarılmışız. “Hiç ölmeyecekmişiz gibi bu dünyaya, hemen yarın ölecekmişiz gibi de öbür dünyaya çalışacağız.”

Gerçek hayatta bu böyle olsa, ülkemizde son yıllarda yaşananlar başımıza gelir miydi?   

Bu vurdum duymaz hali sonlandırabilmeye yarayacak bir umut ışığı 1950 yılında doğdu. Köy Enstitüsünden yetişmiş bir bayraktar ortaya çıktı. Mahmut Makal adında bir köy öğretmeni “Bizim Köy” adı altında bir kitap yazdı. “Ve bizim köyde hela yok, su yok” diye yazdı.

Bu kitap Anadolu’nun karanlıktan kurtarılışı yolunda ilk adım olacaktı. Bütün yöneticiler bu yöne odaklansa, bütün insanlarımız bu genç öğretmenin çığlığına aynı yönde yanıt verse, destek olsa “Heeee yaa. Niye bizim suyumuz yok” demeye kalkışsa…

Anadolu aydınlanacak. Fakat ne  oldu, hatırlayanınız var mı? O öğretmeni yakalayıp hapse attık. Bir de alnının tam ortasına, zemzem suyunda sülalece yedi yıl yıkansa yine de kurtulamayacağı bir damga vurduk. “Sen komünistin önde gidenisin” dedik.

Söz buraya kadar gelmişken parantez içinde bir iki laf edeyim. (İnsanımız bir kimseye “Komünistsin” demeye ne kadar gönüllü… Etmeyin, eylemeyin arkadaşlar! Bana bile komünist gözüyle bakan hemşehrilerim var. İnsanları bu kadar kolay harcamayın. İnsandan yana olmayı, dertli olanın derdine ortak olmayı, “ben iyi durumdayım, başkaları da bu durumda olsa ne iyi olur” demeyi komünistlik sanıyorsunuz. Komünistlik bu değil…)

Konumuza dönüyorum.

Anadolu’nun gerçek yüzünü görmesinler diye daha düne kadar Türkiye’nin yarı belinden doğusu yabancılara kapalı idi, bunu pek çok kişi hatırlayacaktır. Hatta köylümüz bile “Şu yabancılar inşallah halimizi görür de tepemizde oturanları uyarırlar” diye umutlanacağı yerde “benim köyümde, toprağımda ne işi var bu yabancıların” demeyi hüner belledi.

Ondan sonrası için de laf etmeye hacet yok. Gele gele nereye geldik, artık farkındasınız…