En iyi savunma hücumdur

Ruhittin SÖNMEZ
Ak Parti liderinin 15 seneden beri taktiği değişmedi. Kendisini sıkıştıran muhalefete karşı hiç savunmaya geçmedi, hep karşı saldırı ile cevap verdi.
 
Başka bir siyasetçi veya parti karşı karşıya kalsa siyaset arenasından silecek siyasi hatalar, “aldatılmalar” ile yolsuzluk, rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma dâhil bütün suçlamaları da aynı taktikle savuşturdu.
 
Hatta bu yolla kendi taraftarını iyice tahkim etti.
 
Beraber yürüdüğü eski ortakları FETÖ ile birlikte yaptıkları hukuksuzlukları savunurken, o günkü düşmanları olan Ergenekon, Balyoz ve diğer kumpas davalarının sanıklarını hain ilan ederken de hep saldıran taraf oldu.
 
AKP ve Erdoğan eski ortaklarıyla yollarını ayırdıktan sonra da, bu defa geçmişi bir tek cümleyle “aldatıldık, milletim ve Rabbim beni affetsin” diyerek sildiler. Savunma yaparak inisiyatifi rakiplere vermeden hemen hücuma geçtiler. FETÖ ile hiçbir bağı olmayan insanları FETÖ’cü diye suçlama yoluna gittiler.
 
REZA ZARRAB İÇİN DE AYNI TAKTİK DEVREDE
“Savunma, saldır” taktiği Reza Zarrab konusunda da uygulanıyor.
 
Önce “Türkiye’nin cari açığını kapatan, hayırsever iş adamı” olarak övdüler. Hapisten çıkardılar, rüşvet iddialarının soruşturulmasını önlediler.
 
ABD’de yargılanan Zarrab kendini kurtarmak için itiraflarda bulundu, sanıklıktan tanıklığa geçti.
 
Bu adam ABD mahkemesinde Ak Parti hükümetlerinde görev yapan bir bakana şu kadar milyon dolar, diğer bir bakana ayakkabı kutusunda bu kadar milyon dolar, devletimize ait bir bankanın genel müdürüne de şu kadar milyon dolar rüşvet verdiğini ifade etti. Her bir iddiasını ses kayıtları, banka dekontları ve görüntülerle delillendirdi.
 
Suçlananlar ve de bunlarla aynı hükümetlerde, aynı partide görev yapanlardan bir Allah’ın kulu çıkıp bu şaibelerden kurtulmak için tek kelime laf edemedi.
 
Yine savunma yapmak yerine “bu adam İran ajanı, CIA ajanı, hain, kripto Fetöcü vs” diye, “ABD Türkiye’ye savaş açtı” diye, “bunlar ABD’nin, FETÖ’nün tuzağıdır, bu soruları soranlar da bunların maşasıdır” diye suçlayarak hücuma geçtiler.
 
Gözler bu davaya odaklanmış, bu fay hattının kırılmasının Türkiye’ye ve AKP yöneticilerine yaratacağı sıkıntıları anlamaya çalışırken, başka bir fay hattı daha harekete geçti.
 
MAN ADASINDAN PARA TRANSFERLERİ
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği kara para aklama işlemlerinin merkezlerinden MAN adası üzerinden para transferleri gündemi sarstı. Çünkü bu 15 milyon dolarlık transferleri yapanlar Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın özel kalemi, oğlu, kardeşi, eniştesi, dünürü gibi en yakınlarıydı.
 
İlk önce “belgeler sahte” diye karşı saldırıya geçtiler.
 
Sonra “para çıkışı yok, girişi var. Uluslararası ticaret yapan şirketlerin para transferi suç mu?” diye saldırdılar.
 
Ama bu yetmedi. Kamu vicdanı bu transferlerin hangi malın satışından elde edilen gelir olduğunu soruyordu.
 
Kamuoyu, transferlerin neden normal bankacılık sisteminden değil de, kara para aklama merkezinden yapıldığının cevabını merak ediyordu.
 
Devletimizi yönetenler bize “dövizlerinizi satın, TL olarak bankalara yatırın” kampanyaları yaptılar. Kendileri paralarını döviz olarak tutup, vergi de vermemek için bu türlü transferler yapmış olmasından bir kısım halkımız öfkelenmiş olabilirdi.
 
Dahası transferleri yapan kişilerin ne tür ticaret yaptığına dair hiçbir bilgi yoktu. Bu paraların “rüşvet ve başka yollarla zimmete geçen kirli para olabileceğine” dair iddialar vardı.
 
O zaman ya bu soruları açıklıkla cevaplandırmak, şüpheleri gidermek gerekiyordu.
 
Ya da cevap vermek şüpheleri daha da artırır endişesi taşınıyorsa, dikkatleri başka alana çekmek gerekiyordu.
 
İkinci yol seçildi.
 
Recep Tayyip Erdoğan gündem oluşturmakta çok usta bir politikacıdır.
 
Yunanistan gezisinde olmayacak bir şey yaptı. Lozan Antlaşmasını tartışmaya açtı.
 
O da biliyor ki, Lozan Antlaşması çok taraflı bir antlaşma olup, aynı zamanda hem Türkiye ve hem de Yunanistan devletlerinin kuruluş belgesidir. Güncellenmesi yakın gelecekte mümkün değildir.
 
Ama Lozan tartışması, Zarrab’ın itiraflarını ve MAN adasından para transferleri dosyasını gündemin arka sıralarına itebilirdi.
 
Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı da bundan ibaretti.
 
TRUMP’IN KUDÜS KARARI
Bu arada ABD Başkanı Trump da gündemin değişmesine katkı sağladı. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan kararı ile Türkiye’de milli refleks harekete geçti.
 
Çünkü Kudüs Türkiye’de yaşayan hemen herkesin ortak kutsallarındandır. Türk halkı Kudüs’ün düşmesinin Anadolu’yu tehdit altına sokacağının farkındadır.
 
AKP bu krizi fırsata çevirmek için harekete geçti.
 
AKP hükümetinin ve yandaş STK’ların öncülüğünde yapılan mitinglerle Kudüs gündemin birinci sırasına getirildi.
 
Peki, bunlar Zarrab’ın bakanlara ve Halkbank Genel Müdürüne verdiğini itiraf ettiği rüşvetleri ve Cumhurbaşkanının yakınlarının kara para aklama cenneti olarak bilinen MAN adasından para transferlerini unutturabilir mi?
 
Bir fıkra ile açıklayalım:
 
İmam Efendi, camide namaz kıldırırken istemeden yellenmiş. Öyle bir utanmış ki, “artık bu köyde kimsenin yüzüne bakamam” deyip köyü terk etmiş.
 
Aradan 20 yıl geçmiş, hoca köyünü çok özlemiş.
 
“20 yıl geçti aradan, unutulmuştur nasılsa” demiş. Köye yaklaştıklarında genç bir çoban görmüş.
Hoca çobanın yanına yaklaşmış. Kimlerden olduğunu ve sonra da kaç yaşında olduğunu sormuş.
 
Çoban “valla yaşımı bilmem ama ‘imamın camide yellendiği yıl’ doğmuşum” demiş.
 
Toplumun önünde olan insanların yaptıkları çirkin işler kolay unutulmaz.
 
Devlet gücünü kullanan insanların yaptıkları pisliklerin kokusu bir süre sonra kalmaz ama yapılan pisliklerin hiçbiri unutulmayacaktır.
 
Bu böyle olsa da, “yakın tarihte yapılacak seçimlere bir etkisi olacak mı?” sorusunun cevabı şimdilik daha önemli.
 
Bu cevap muhalefetin becerisi ve halkımızın basiretine bağlı.