Edebiyat üzerinden ayrışmak

Fazlı KÖKSAL

Dünyaya farklı pencerelerden bakabiliriz. Siyasi düşüncemiz farklı olabilir. Hatta farklı siyasi görüşte olduğumuz için farklı gazeteler okuyabilir, farklı televizyonlar da seyredebiliriz...

Ama romanda, şiirde, müzikte niye ayrışırız, haydi ayrıştık diyelim; farklı müzik dinleyene, farklı edebi eser okuyana niye karşı oluruz... Kitaba, yazara niye düşman oluruz gerçekten anlamıyorum...

Bu durum beni uzun süredir rahatsız eder. Diyebilirim ki, “Meyve Tadında Romanlar”ı yazmamın en büyük nedeni; farklı kamplara ayrılmış, birbirinin okuduğuna ilgisiz kitap okurunun tek renkten oluşan kişisel kütüphanelerinin farklı renklerle tanıştırma kaygısıydı... Kitabın önsözünde de, bu düşüncemi şöyle belirtmiştim:

“Okumayan bir toplumuz. Evlerin çok azında kitaplık var. O az sayıdaki kitaplık da çoğu zaman, aynı renkte, hatta tek rengin aynı tonundan seçilmiş kitaplardan oluşuyor. Kitapları, yazarları, bizden olanlar/bizden olmayanlar diye ayırıyoruz. Bu da, zaten yeterli düzeyde olmayan kültürel birikimimizin yarısından haberdar olmamamıza, toplumsal kutuplaşmalara ve hatta düşmanlıklara yol açıyor. Bu durumu, siyasi kitaplarda bir noktaya kadar mazur görmek mümkünse de, romanları bizim/onların diye ayrılmasını, okunmamasını, yok sayılmasını algılamakta güçlük çekiyorum.

…………

Bu kitap, bir kişinin bile kütüphanesine farklı renkte bir kitap girmesini sağlayabilirse, görevini fazlasıyla yapmış olacaktır.”

Bu yazıyı neden yazıyorum... Sağlık Bakanı Fahrettin Koca basın toplantısında "Evde kitap okuyun Mustafa Kutlu ve Tolstoy okuyabilirsiniz" deyince, çoğu Mustafa Kutlu’nun tek kitabını okumamış, bazı solcu (?) gazeteciler Twitter hesaplarından Mustafa Kutlu’ya saldırdılar...

Neler yazmadılar ki; hikayelerinin yayınlandığı Dergah Dergisi’nin Türk-İslam Sentezinin fikir babası Nurettin Topçu tarafından kurulan Hareket Dergisi'nin devamı olduğu için okunmaması gerektiğini söyleyenler, Siyasi İslamcı olduğunu, Fetö’cü olduğunu iddia edenler, onun gibi yobazı değil şunu okuyun diyenler, onun adını duymadıklarını söyleyenler... İlginç olan çoğunun Mustafa Kutlu’yu gerçekten tanımıyor olması... Edebi konuda getirilen hiçbir eleştiri yok... Eleştiriler siyasi görüşü ile ilgili… Oysa Kutlu siyasi yazılar yazan bir yazar değil... Hikaye yazarı... Hem de iyi bir hikaye yazarı... Hatta kişisel görüşüme göre Türkiye’nin en iyi hikaye yazarı… Siyasi görüşü mü? Tam bilmiyorum. Ama Nurettin Topçu gibi “Anadolucu” muhafazakâr bir aydın olduğunu söyleyebilirim. Fikri bir bağnazlığının olmadığı Sabahattin Ali’nin hikayeleri üzerine ilk inceleme kitabını yayımlamış olmasından da anlaşılır zaten. Hareket veya Dergah dergilerinde yazmış olması onu “Siyasal İslamcı” yapmaz… Bu mantıkla, kitapları Dergah yayınlarından çıkan Türkiye’nin en büyük romancılarından Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, ünlü yönetmen Halit Refiğ’i de “Siyasal İslamcı” mı ilan edeceğiz? Hareket dergisini de İslamcı bir dergi olarak değil, Yahya Kemal’in çizgisinde “Anadolucu” bir dergi olarak tanımlayabiliriz. Bu dergide uzun yıllar Halid Refiğ, Metin Erksan gibi “Ulusal Sinema” anlayışının savunucusu olan solcu olarak nitelendirilebilecek aydınlar da yazmıştır. Halit Refiğ’in Ulusal Sinema Kavgası da önce Hareket sonra Dergah yayınları arasında yayımlanmıştır. Keza TİP Milletvekili adayı Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı senaryosu da Hareket Yayınları arasında yayımlanmıştır… Hareket dergisinde yazıları yayımlanan ünlülerden birisi de Kemal Tahir’dir… Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle hayatının en verimli yıllarını hapiste geçirmiş olan Kemal Tahir… “Benim hikayede iki üstadım var, biri Sabahattin Ali diğeri Ömer Seyfettin” diyen, dergisinde ünlü solculara yer veren Nurettin Topçu’yu şu veya bu fikrin yobazı imiş gibi tanımlamak haksızlık değil mi? Nurettin Topçu’yu ve Hareket Dergisi etrafında kümelenenleri belki Mavi Anadolucular’ın (Halikarnas Balıkçısı , Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Vedat Günyol vb.) muhafazakar versiyonu olarak değerlendirebiliriz…

Özetle; Mustafa Kutlu’ya ve yazdığı dergilere, kitaplarını yayımladığı yayınevine yapılan saldırılar haksız ve yersizdir…

Kaldı ki kurmaca yazarının şu veya bu fikirde olmuş, onun değerine bir halel getirmez…

Şunu da belirteyim, Sağlık Bakanı’na saldırmak adına Mustafa Kutlu’ya yapılan saldırılar ne kadar haksız ve yersiz idiyse, onu savunacağım diye onu başka yazarlarla kıyaslamak, onun üzerinden başka yazarlara saldırmak da o kadar yanlıştı… Ne yazık ki bazı “muhafazakâr” yazar ve siyasilerde de bunun örneklerini gördük…

Bu tartışmalar sırasında en aklı başında değerlendirmelerden birisini Sosyalist Şair Haydar Ergülen yaptı:

"Mustafa Kutlu'yu da okuyun Tolstoy'u da, küçük İskender'i de okuyun. Sabahattin Ali'yi, Alberto Manguel'i, Sadık Hidayet'i, Cahit Zarifoğlu'nu, Metin Altıok'u... Yeter ki okuyun, daha sağlıklı olun!"

Birbirimize ne kadar saldırırsak saldıralım, sağcısı/solcusu, alevisi/sunnisi, muhafazakarı/liberali birbirimize o kadar çok benziyoruz ki... Ama bunun farkında değiliz... Hiç tanımadığımız kültürleri aktaran kurmaca yazarlarını zevkle okumamıza karşılık, aynı toprakların farklı düşüncelerdeki yazarlarına aynı hoşgörüyü neden göstermeyiz? Tek nedeni karşımızdakini tanımamız, tanımaya gayret göstermememiz.

Oysa birbirimizle önyargısız yaklaşabilsek, konuşsak, birbirimizi dinlesek ve okusak göreceğiz ki; birleştiğimiz konular ayrılıklarımızdan daha fazla... Bu konuda “Meyve Tadında Romanlar”la aldığım bir deneyimimi burada da aktarmak isterim;

“1975’ti sanırım; bir kavga sırasında, karşı gruptan bir çocuğun elindeki iki kitabı çekip aldım. İki kitap da Attila İlhan’ındı. Birisi, Faşizmin Ayak Sesleri. Faşizme karşı olduğumuz halde 'faşist' suçlamasına maruz kalmamızın verdiği öfkenin tesiriyle, kitabı hemen orada parçaladım. Diğeri, Hangi Batı. Attila İlhan’ı şair olarak biliyordum, siyasi yazılarından haberim yoktu. Onu kendime alıkoydum. Okuyanlar bilirler, Attila İlhan’ın 'Hangi' serisi gazete/dergi yazılarından oluşur. Önce birinci yazıyı okudum. Yazı bitti “ben bunun altına imzamı atarım” dedim. Sonra ikinci yazı, aynı tepki. Üçüncü yazı; şaşkınım... Gece geç vakit kitap bitti. Koskoca kitapta, yazarın görüşlerine katılmadığım iki üç cümle ya çıkar ya çıkmaz. Kendi kendime söylendim: İyi de biz niye dövüşüyoruz? O günden sonra hiçbir kavgaya girmedim. Tek yönlü okuma dönemim de sona erdi.”

Edebiyat ve sanatın bizleri ayrıştırmaması, tersine bizleri birleştirmesi dileğiyle; Okuyalım, edebi değeri olan her metini ön yargısız okuyalım...

İnanıyorum ki; kitabı seversek insanı, insanı seversek birbirimizi severiz…

Sevgiyle kalın...