Diyanet İşleri Başkanlığı

Murat YAZAN

Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklaması zaten toz duman olan gündeme bomba gibi düştü, kurumlar ve siyasi partiler açıklamalar yaptılar.

Sapla samanı karıştırmamak için başta diyanet olmak üzere ülkemizdeki kurumların yapısını gözden geçirmek gerekiyor. Doğal ve kabul edilebilir olanla doğal ve kabul edilir olmayan şeyler iç içe geçti.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin din kurumu yapısı Ortodoks anlayışta yapılandırılmıştır. Tıpkı Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi. Osmanlı da bu yapıyı Doğu Roma İmparatorluğu'ndan (Bizanslılar'dan) kopyalamıştır. Doğu Roma’da Patrikler imparator tarafından atanır, dolayısıyla imparatorun ve devletin anlayışını temsil ederdi. Katolikler'de ruhban sınıfı kendi papalarını seçimle başa getirirken Protestanlar'da böyle bir lider bulunmaz. Ortodoks anlayış demek; “atamayla göreve gelmek ve devletin çizeceği yoldan çıkmamak” anlamını taşır. Osmanlı Devletinde de şeyhülislamlar padişahlar tarafından atanmış, aynı çizgi sürdürülmüştür. Mustafa Kemal Atatürk de bu yolu izlemeyi tercih etmiş, Diyanet İşleri Başkanları'nı atama yoluyla görev yerine getirmiştir.

Her iktidar kendi “makbul” vatandaşını inşa etmek ister. Eğitim sistemini, Diyanet politikalarını buna göre şekillendirir. Konunun daha iyi anlaşılması için CHP döneminde açılan Köy Enstitüleri'ni hatırlayabiliriz. Aydın, üretken ve doğru insan kaynağını üretmek için seçilen bu yol, Menderes zamanınla lağvedilmiştir. Özal döneminde siyasetle ilgilenmeyen apolitik nesil yetiştirilmek istenmiş, askeri vesayetin partiler üstü olduğu dönemde türbanlı kızların üniversitelere girmesinin önü kapatılmaya çalışılmış, bu kesimin eğitimi engellenmek istenmiştir. AKP döneminde İmam Hatipler'e ağırlık verilmiş, Sayın Cumhurbaşkanı'nın kendi ifadesiyle “dindar ve kindar” nesil, “Asım'ın nesli” oluşturulmaya çalışılmaktadır. Diyanet ve diğer kurumlar için de aynı durum söz konusudur. Her anlayış ve iktidar kendi çizgisinden birini o koltuğa oturtur. O makamları temsil edenlerin ağızlarından çıkan aslında kendi cümleleri değil, kendilerini atayan anlayışın cümleleridir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işlevsel varoluş nedeni din eğitimi ve organizasyonunun (din adamlarının çeşitli yerlerde görevlendirilmesi) yerine getirilmesidir. Felsefi varoluş nedeni de bu hizmetlerin tarikatlar aracılığıyla değil, devlet eliyle yapılmasıdır. Bu felsefe çok önemlidir. Diyanet İşleri zaman zaman hoşumuza gitmeyen, hatta öfkelendiren fetvalar paylaşmakta, bazı başkanların söyledikleri canımızı sıkmaktadır. Birçoğumuz “Diyanet kapansın” deme noktasına kadar gelmiştir. Ancak bu kurum kapandığında Anadolu’nun ücra köşelerine kadar yayılan din görevlilerin tarikat tedrisatından geçmiş, tek anlayışa, hatta amaca sahip insanlar olacağı gözden kaçmamalıdır. Bu kurum tüm aksaklık, kusur ve eksikliklerine rağmen ayakta tutulmalıdır.

Aksaklık, kusur ve eksiklikler:

- İhtiyaçtan fazla din görevlisi istihdamı ve buna bağlı olarak bütçeye binen aşırı yük. Bu kadar çok İmam Hatip Lisesi açılınca devlet kendini bu insanlara iş vermeye zorunlu hissetmektedir.

- Dine sadece Hanefi/Sünni çizgiden bakmak, diğer yaklaşımlara gözlerini yummak.

- Özellikle merkez sağ iktidarlar dönemlerinde ülkemizde önemli çoğunluğa sahip olan Aleviler'i yok saymak.

Küresel kapitalizmin egemenliğini ilan etmesiyle Ortodoks yapı içerisine yeni eğitim ve din işleri dışında yeni bir enstrüman eklenmiştir, adı da medyadır. Özellikle nispeten otoriter rejimler “makbul vatandaşlarını” yaratmak adına medya üzerinde söz sahibi olmak isterler.

Diyanet İşleri Başkanı’nın son yaptığı açıklama yukarıda yazdığım nedenlerle kendi sözleri değil, mevcut iktidar anlayışının sözleridir, buraya kadar anlaşılır ve doğal karşılanabilir. Ancak kendisi için asla doğal karşılanamaz bir savunma yapılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığının İslam dinini temsil ettiği, Diyanet İşleri Başkanı'nın İslam’ın temsilcisi olduğu yönündeki savunma bu kurum ve kişiye sırtında taşıyamayacağı bir yük yükler. İslam kimseye ve hiçbir kuruma “kendini temsil etme” ya da “kendisi olma” görevi vermez.

Bir kurum ya da kişi İslam’ı temsil edecekse kusursuz olmak, İslam’ın tüm emirlerini yerine getirmek durumundadır, aksi halde her hatalı davranışı ve ağzından çıkan yanlış sözler İslam’a ithaf edilir. Bu da toplumun din anlayışına zarar verir.

İktidarlar gelir geçer, yeni gelen iktidarlar kendi yaratmak istedikleri bireye uygun olarak din ve eğitim kurumlarında değişikliğe giderler. Önemli olan (Diyanet İşleri özelinde) kuruma ve halkın din anlayışına zarar vermeyecek politikalar belirlemektir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken Diyanet İşleri Başkanlığı koltuğunda kimin oturduğu değil, iktidara hâkim anlayışın politikalarıdır.