Deyimlerin Dili Olsa II

Zeynel KOZANOĞLU

Geçen hafta söz vermiştim. Başka bir iki deyimin öyküsünü konuşacaktık. Bir yazar için en tehlikeli şey nedir, biliyor musunuz? Yazar efendi gerine gerine, yukarılardan da bakarak “Bakın size neler öğretiyorum” diye böbürlenir. Oysa yazdıklarından herkesin haberi vardır.

Herkesin haberi olduğundan sadece yazarımızın haberi yoktur.

Umarım yazılarımla bu duruma düşmüyorumdur. Düşüyorsam da hoş görüverin gayri.

Efendim, pek sık kullanılıyor: İpe un sermek… Türkçemizin inci değerinde bir malzemesidir. Ve böylesi güzellikler başka dillerde de var mı bilmiyorum. Belki de vardır. O kadar da ukalâ olmayalım. Danimarka dilinde de pek çok deyim var ama bizdekilerin tadında değil.

İpe un sermek: Bir kişinin sizin isteğinizi yerine getirmemek için olmadık bahaneler öne sürmesi… Gençsiniz. Paranızda var, arabanızda… Sevgili eşinize “Bu akşam  sinemaya ne dersin?” diyorsunuz. Aslında hemen “Evet…” diyeceğinden yüzde yüz eminsiniz. Onun da can attığından eminsiniz… Hanımefendinin “Gelemem” diyeceği tutuyor.

“Niçin gelemezsin hayatım?”

“Bu akşam erken yatacağım.”

“Film zaten o kadar geç bitmeyecek ki?”  

“Kıyafetim uygun değil.”

“Eve gideriz, değiştirirsin.”

“Tamam da hava yağacak gibi…”

Sabrın da sınırı vardır. Çıkışırsınız:

“Eeee, sen de ipe un seriyorsun yani…”

Peki bu sözün öyküsü nasıl? Şöyle anlatırlar. Nasrettin Hoca’ya komşusu gelmiş. Ve eşeğinin ipini ödünç istemiş. Öyle ulu orta her gelene verilecek şey değil. Vermeye niyeti olmadığından “Komşu” demiş Hoca… “İpe un serdimyoksa verirdim ne olacak…”  

Adam şaşırmış. “Hoca ipe un nasıl serilir?” demiş.

Hocamız açık sözlüdür. Şimdikiler gibi aptalca fetvayı verdikten sonra halktan tepki gelince “Fetva metva vermedik” diyecek ödleklerden değil. Doğrudan doğruya gerçeği söylemiş: “Arkadaş” demiş. “İpi vermeye gönlüm olmadıktan sonra elbette serilir, anlayıver gayri.”

Bir de ben senin Ceziyelevvelini biliriz” sözü vardır. Şu birinci sözcük zor söylendiğinden dilimizden düştü düşecek hale gelmiştir ama benim sevdiğim sözlerdendir.  Cemaziyelevvel biliyorsunuz, Osmanlı döneminde ayların birinin adıydı. Ben Google amca’dan ayların hepsinin adını sizin için aldım. Yorulmaayasınız diye yaptım bunu. “Muharrem, Safer,  Rebiyülevvel, Rebiyülahir, Cemaziyelevvel,  Cemaziyelahir,  Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhicce.”

Şimdi “Cemaziyelevvel” demeye dilimizi alıştıra duralım. Ben öyküyü anlatayım.  Diyelim ki Ali ile Veli çok yakın iki dostmuşlar. Gençlik yıllarında bir içtikleri ayrı gidermiş, işte o kadar. O zaman Ali Tapu dairesinde çalışıyormuş.  

Ve Osmanlı’da devletin resmi evrakı niteliğinde olan kâğıtlar belli sayıya ulaştıkça patiska adı verilen beyaz kumaşa sarılır adeta paket edilirmiş.  Her paket de aranınca kolayca bulunsun diye üzerine o evrakın ilişkin bulunduğu ayın adı yazılarak arşive alınırmış.  

Ancak galiba Ali Bey galiba eli uzun biriymiş.  Bu kumaştan evine de götürürmüş. Ve bunlardan birinin üzerinde işte bu ezber ettiğimiz ayın adı yazılıymış, Cemaziyelevvel. Veli Bey bir gelişinde bu kumaşı görmüş ama sesini çıkarmamış.  

Eeee, bir hırsız namuslu kişilerle aynı yoksullukta kalacak değil ya… Almış yürümüş.  

Veli arkadaş bir gün Ali Beyle bir yerde karşılaşmamış mı? Bakmış, tanımazdan geliyor. Yükünü ha bire yukarı koyuyor. “Bana bak Ali Efendi” demiş. “Ben senin Cemaziyelevvelini de bilirim”.  

Bu konuda yaşadığım pek çok örnek var ki, ne çare yerimiz bitti.