Darbe yaygarası

Mehmet SORAL

Gene darbe yaygarası ve üzerinden mağduriyet yaratma

"Saray rejiminin sonu geldi" sözünden; "Hava kapalı, herhalde yağmur yağacak" deyimi kadar absürt bir alınganlıktır; darbe çığırtkanlığı yapıldığı yaygarasını koparmak.

Hangi güçle darbe yapılacak Allah aşkına? Eğer halihazırda sizi kandıranlar olup; ellerinizle besleyip aynı zamanda devlete yerleştirmekte olduğunuz birileri yoksa; sizin kontrolünüz dışında, dışarıda kalmış hangi kamu otoritesi veya takipsiz bıraktığınız hangi sivil toplum örgütü var ki; darbeyi düşünsünler veya birilerine alet olabilsinler.

Bugünkü olağanüstü sağlık şartlarında bile belediyelerin en makul ve masumane yardım toplama çabalarından işkillenerek; "Bunlar güçlenir, sonra başımıza otorite kesilirler" tehdidini algılamanız bile iktidarınızın bekasını her şeyin üstünde tuttuğunuza dair bir göstere değil mi? Yani nerede açık bıraktınız ki; şeytan gelip zihinlere tebelleş olsun?

Hangi ahmak veya ahmaklar iktidarınıza karşı olağanüstülükler düşünebilir ki? Muhalefet daha dün İstanbul'da 800 bin oy farkını çakmadı mı? Yarın seçim olsa bunun devamında Türkiye genelinde 8 milyon oy farkının çıkma ihtimali varken muhalefet bu algı tuzağınıza ne diye düşsün ki? Siz en yakın zamanda olabilecek bir seçimin güvenliğini sağlayın, gölge etmeyin yeter.

Vallahi ben muhalif birisi olarak hiç bir şekilde olağanüstü dayatmalarla AKP'nin iktidardan gitmesini istemediğim gibi bunu zorlayacak olanlara da "Hadi oradan" derim.

Yok öyle; sandıkta hesabını görüp, keyfini çıkarmak varken; asla...

Olmayacak şeylerin dedikodusunu yaparak mağduriyet zemini oluşturup buradan da siyasi rant elde etmek AKP'nin öteden beri süregelen genel huyu, bunu biliyoruz artık. Bu tezgaha gelmemek için muhalefetin uyanık olması lazım.

 

Yalan haber ve kumpas üzerine

Yalan haber ve kumpas alışkanlığına her ne kadar sadece Fetö ayağından bakılsa da; önce Fetö desteği ile siyasi güç sonra yine Fetö yapılanması ile muktedir olan AKP'nin Fetö ile beraber yaptıkları algı operasyonları ile yaygın hale gelmiştir. Bir siyasi parti düşünün; "Yalanın ve kumpasın savcısı" olmak gibi ayıplı bir geçmişi var.

Yalan haber her zaman basında yer almıştır. 1970-90'li yıllarda çok az aksama ile de olsa sürekli gazete okuru olmuşumdur. Hatırlamaya çalışıyorum; bir dedikodu duyduğumuzda doğru veya yanlışlığını "Olur mu canım, gazeteler yazdı" diyerek ikna eder veya ikna olurduk.

Yalan ile gerçek arasında siyasette ayırt edici hiç bir unsur kalmamıştır. Gerçek ne olursa olsun; artık herkesin gerçeği kendi siyasi bakışının verdiği hüküm oluyor maalesef. Bu güvensizliğin ve itibarsızlığın müsebbibi siyasetin beslediği gazeteciler ile her gazetecinin arkasında olduğu siyasi partilerdedir.

Mesela hangimizin aklından Fikret Bila'nın yazdıklarından şüphe etmek geçer. Aynı siyasi görüşe sahip olmamamıza rağmen "Gazeteci namusu"na sahip birisi olarak görüyor, takdir ediyorum.

 

İBB'nin bastırdığı kitaptaki resmi nasıl okumalıyız

Şimdi İBB'nin bastırdığı resmin olduğu orjinal kitapta, resimlerdeki karakterlerin hangi inanca mensup olduğuna dair bir not düşülmemiş.

Görüldüğü gibi resimde murad edilen; din ve vicdan özgürlüğüne vurgudur. Yani inançların birbirine karşı tahammülü; bunun da demokrasinin olduğu ülkelerde demokratik yaşam biçiminin benimsenmesi ile mümkün olabileceği resmedilmek iştenmiş.

Alçaklar öyle bir şey yaptılar ki; kendi akıllarından geçen kalleşçe düşünceyi İBB'ye karşı kumpasa çevirerek "İmamoğlu Aleviliği ayrı bir din olarak gösterdi" dediler.

Ama İslam inancına göre en aşağılık sıfatla isimlendirilmiş münafık bu güruh gibi Aleviliği ayrı bir din olarak gören Aleviler'in kendi içinde de az da olsa bir grup var. Benim tahminim bunlar "Alevi Kürtler" görünümünde kripto Ermeniler olabilirler.

İşte Müslüman görünümlü münafıkların bu şeytani planlarına, kumpaslarına şahit olan yeni nesil de "Allah var, peygamber yok" diyen Deizm'e kayıyorlar.

Bu konuda olup bitenlere bir de şöyle okuyabiliriz

Eğer Mansur Yavaş'a saldırmak için bahane bulamayan AKP ve trolleri Ekrem İmamoğlu'na her gün saldırabiliyorsa; bunun nedeni biraz da Ekrem İmamoğlu'nun kendinden kaynaklı olsa gerek.

Ekrem İmamoğlu'nun danışmanlarını gözden geçirmesi gerekiyor. İsimleri bilmiyorum. Mesela din ve vicdan özgürlüğü, hizmet alanı olarak belediyeyi ne kadar doğrudan ilgilendirir ki? O işi mensup olduğu siyasi partiye bırakması lazımdır.

İBB'nin hazırlamış olduğu kitapta "Din ve vicdan özgürlüğü" başlığı altındaki kısıma o resmi koymayı kim akıl etmişse Ekrem İmamoğlu'nu mayınlı alana o itmiştir; aynen HDP'li belediye başkanlarının görevden alınmalarından sonra kendilerini ziyaret etmesinde olduğu gibi. O ziyaret Millet İttifakı'nın İstanbul Belediye Başkanı'na değil, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na hem düşer hem de yakışırdı.

Oysa ki; akıllı bir danışmanın Ekrem İmamoğlu'na en önemli uyarısı "Ekrem Bey aman dikkat. Ne yap et, sakına sakın din mevzusuna girme. Adamların en büyük kesintisiz güç kaynağı din olup, onları 18 yıldır ayakta tutan en büyük argümandır." şeklinde olmalıydı.

Tekrar ediyorum; Ekrem İmamoğlu, o kitabın basılması ve malum resmin içine konma düşüncesinin evvelini ve sonrasını iyi incelemelidir. Öyle ya; resimdeki o pos bıyıklı, foterli amca niçin Kaldani, Zerdüşt, Süryani, Yezidi görülmeyip de Alevi olarak görülmüştür. Dışarıdan kumanda edilip, içeride gereği düşünülen bir durum mu söz konusu acaba?

Siyaset yapmayı partisine bırakmalı ve hizmete odaklanmalıdır. Aksi durumda her gününü şeytan taşlamakla geçirecektir.

 

İsmail Türüt niçin manevra yaptı?

İsmail Türüt yandaş bir kanala bağlanarak "Bugün İktidarda CHP olsaydı Corona ile mücadelede milletin yarısı ölürdü" demiş.

Demek oluyor ki herkesin bir noktaya kadar dayanma gücü varmış. Hele ki bu ülkede muhalif olan sanatçıların ekmek parası kazanması imkanı hiç kalmamışken.

İsmail Türüt bu noktaya gelmişse şayet; memleketin hali çok vahim demektir. Hiç de garip gelmedi. AKP'nin devletin yönetilmesinde ne iyiye gitti ki; İsmail Türüt muhalif olmaktan vazgeçmiş olsun. AKP'nin en takdir edilen dönemlerinde muhalif olan bir insanın bugün yandaş olmasının izah edilebilir bir tarafı yoktur. Ben burada dönekliği değil çaresizliği görüyorum. İsmail Türüt teslim oldu.

Adamın sesini unutturdular bize; aynen rahmetli Ozan Arif ve diğerlerinde olduğu gibi.

İsmail Türüt sadece kendi gerçeği üzerinden değil, karşı tarafın da sevişme usulüne göre hareket etmiş, nihayetinde zeki bir insan.

Aferin ona. AKP'yi kimler kandırmadı ki; keşke diğer kandıranlar en az İsmail Türüt kadar olsalardı.

 

Arkamdan konuşacak olanlardan bir isteğim var...

Bir an için; Türk-İslam öğretisi üzerine donanımla yetişmiş tüm Türk milliyetçilerinin AKP ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan'nın her türlü siyasi atraksiyonlarına amade olmuş, sorgusuz sualsiz bir teslimiyet içinde olduğumuzu düşündüğümüzde; vahametin ürpertisini içimde hissediyorum.

Neden mi?

Az bir kısmımızın desteğini alan Erdoğan; Cumhuriyetimizin çalışan parlamentosunu devre dışı bırakarak meclis iradesini kendi uhdesinde toplayarak tek adamlı rejime geçmeyi sağlamıştır. Gerekli önlem alınmazsa devamında ülkemizde federatif yapılanma gerçekleşecek. Buna bağlı, doğal olarak da; özerklik, anadilde eğitim vb... gelecektir.
Ben bu vebalin değirmenine elhamdülillah zerre miskal su taşımadığım gibi verilen karşı siyasi mücadelenin içinde oldum.

Ondandır ki; öldükten sonra hakkımda yapılacak konuşmalarda söylenecek çok şey olabilir; "İyi babaydı, iyi evlattı, iyi eşti, iyi dosttu" falan, filan...

Ama ben gene de "Mehmet Soral, azatlığı kabul etmeyen, iflah olmaz biatcı köle düşünce sistemine reddiyesini ortaya koymuş bir insandı" sözlerini duymak isterim.