Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uydyramıyoruz (V11)

Mehmet YILMAZ

Sevmek Yetmez; Çocuk Görüldüğünü Hissetmeli

Çocuğun önüne farklı öğrenme yolları açarken, kurduğumuz ilişkinin ona ne hissettirdiğine de bakmamız gerekir. Bunun benim hayatımdaki en sarsıcı karşılıklarından biri, kendi evimde karşıma çıktı.

Büyük kızım Hilal dördüncü sınıfa gidiyordu. Bir gün bana:

“Baba, neden öğretmen oldun?” diye sordu.

Hiç düşünmeden:

“Çocukları çok sevdiğim için.” dedim.

Ardından hiç beklemediğim şu soru geldi:

“Peki beni niye sevmiyorsun?”

Bir baba olarak bu soruyu duymak kolay değildi. Elbette kızımı seviyordum. Fakat onun sorusu benim içimdeki sevgiyi tartışmıyordu. O sevginin kendi hayatında nasıl göründüğünü sorguluyordu.

Ben sevdiğimden emindim.

O, sevildiğinden emin olmak istiyordu.

Anladım ki, sevmek başka bir şey, sevdiğini hissettirmek başka. Hissettiremediğin şey bir anlam ifade etmez.

Çocuk bizim niyetimizi okuyamaz. Ona ayırdığımız zamanı, yüzüne nasıl baktığımızı, sözünü ne kadar dinlediğimizi görür. Bir sıkıntısını anlatırken “Şimdi sırası değil” diyorsak ve sonra o konuşmaya dönmüyorsak, içimizdeki sevgi ona hangi yoldan ulaşacaktır?

Öğretmenlik hayatımda da benzer bir soruyla karşılaşmıştım.

1989 yılında öğrencilerimden, sınıf öğretmenleri ve fen bilgisi öğretmenleri hakkındaki düşüncelerini yazmalarını istemiştim. Öğrencilerden biri, benim de diğer öğretmenlerden farklı olmadığımı söylüyordu. Birkaç arkadaşının adını sıralayarak dersi hep onlarla işlediğimi belirtmiş, ardından şunu yazmıştı:

“Bir kez bile benim adımı söylemediniz. Bu benim çok zoruma gidiyor.”

Ben ders anlatıyordum. O, kendisinin de o sınıfta bulunduğunu fark etmemi bekliyordu.

Belki ona kötü bir söz söylememiştim. Belki azarlamamıştım. Ama çocuk incinmişti. Bir çocuğu incitmek için her zaman onu azarlamak veya aşağılamak gerekmiyordu; sürekli gözden kaçırmak da yetiyordu.

Aradan on yıl geçti.

23 Kasım 1999’du. Öğretmenler Günü’nün arifesinde, Doğan Cüceloğlu’nun Savaşçı kitabını okuyordum. Kitabın sunuş bölümünde, kendi öğretmeniyle arasında geçen diyaloğu okurken o öğrencimin sözleri yeniden gözümün önüne geldi.

Gözyaşlarım kitabın sayfasını ıslatıyordu.

On yıl önce yazılmış o cümle, bu kez bütün ağırlığıyla karşıma çıkmıştı. Okuduğum satırların arasında kendi öğretmenliğimi sorgularken mırıldanmaya başladım:

Birçoğunu adıyla çağırırken
Bana “sen” diyorsun.
Benim de bir adım var,
Neden bilmiyorsun?

Tanı beni.
Gör beni.
Gör küçük başarılarımı.
Teşvik et.
İnan bana.

İnan, kara çıkarmam yüzünü.
İnan bana öğretmenim.

Bu sözler, öğrencimin yıllar önceki siteminin bende uyandırdığı iç sesti. Onun o gün anlatmaya çalıştığını, yıllar sonra kendi içimde duyuyordum.

Bir çocuğun adını öğrenmek, onun sınıftaki varlığını fark etmek için atılan ilk adımlardan biridir. Adıyla seslenişimiz; bakışımızla, dinleyişimizle, düşüncesini merak edişimizle birleştiğinde ona şu duyguyu verebilir:

“Seni görüyorum. Seni önemsiyorum. Söyleyeceklerinin burada bir yeri var.”

Çocuğun duymaya ihtiyaç duyduğu, yalnızca adının sesi değildir. O sesin içinde kendisine verilen değeri de arar. Sözünü tamamlamasını beklediğimizde, küçük bir ilerleyişini fark ettiğimizde, yalnızca doğru cevabını değil çabasını da gördüğümüzde bu değeri hissedebilir.

Hep aynı isimlere, aynı parmaklara, aynı yüzlere döndüğümüzde diğer çocuklara nasıl bir yer bırakıyoruz?

Yoklama listesinde adını okumakla, dersin içinde ona yer açmak arasındaki mesafeyi görebiliyor muyuz?

Kızım, Hilal’in sorusu ile öğrencimin sitemi, benim için aynı gerçeğin iki ayrı yüzüdür.

Sevmek yetmez; sevginiz hissedilmeli.

Sahi bugün çevrenizde, iş yerinizde, yakınlarınızda, sınıfınızda hâlâ adının söylenmesini bekleyen birleri var mı?