Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uyduramıyoruz (VIII)

Mehmet YILMAZ

Aynı Sırada Oturmak, Aynı Evden Gelmek Değildir!

Önceki bölümde, çocuğun eline testiyi verirken ona duyduğumuz güvenden söz ettim. O testi, çocuğa verdiğimiz sorumluluğu, hata yapma ihtimalini ve bizim bu ihtimal karşısındaki tutumumuzu anlatıyordu.

Elbette testinin kıymetini, yaşandığı zaman ve mekân içinde düşünmek gerekir. Suyun musluktan akmadığı, yaşanılan yere uzaklardan taşındığı günlerde kırılan testi, sabahlara kadar susuzluk demekti. Susuzluktan ağlayan çocuklara tahammül edebilmek demekti.

Fakat hayatın güçlüğünü anlamak, çocuğu daha yanlış yapmadan korkutmayı haklı çıkarmaz. Testinin kıymetini öğretirken çocuğa kendi kıymetini unutturmamalıyız. Onun da yorulan kolları, tökezleyebilecek ayakları ve güvenilmeye ihtiyacı olan bir kalbi vardır.

Şimdi o çocuğun ardından biraz daha bakalım.

Elinde testiyle yürüyüp giden her çocuk aynı yoldan mı geçiyor? Birinin rahatça taşıdığı yük, diğerinin ellerini neden titretiyor, adımları neden birbirine dolaşıyor?

Aynı sınıfta oturan çocuklar aynı dersi dinler. Aynı soruyla karşılaşır, aynı zilin sesiyle teneffüse çıkarlar. Lakin geldikleri yuvalar birbirine benzemez.

Birinin kendisine ait bir odası, çalışma masası vardır. Kitabını açık bırakabilir; döndüğünde aynı yerde bulacağını bilir. Diğeri, akşam yemeği kaldırıldıktan sonra sofranın bir ucuna defterini yerleştirir. Birinin anlamadığı soruyu sorabileceği bir yetişkini vardır. Diğerinin sorusu, evin geçim derdiyle günün yorgunluğu arasında daha sorulmadan kaybolur.

Ders aynı derstir. Fakat derse varıncaya kadar yaşananlar aynı değildir.

Sınıfta gördüğümüz, çocuğun hayatının yalnızca sahneye yansıyan kısmıdır. Bir de sahne gerisi vardır: Geceyi nasıl geçirdiği, sabaha nasıl uyandığı, kahvaltı yapıp yapmadığı, evden hangi kaygıyla çıktığı…

Biz çoğu zaman yalnızca sonucu görürüz:

“Ödevini yapmamış.”

Bu cümleyi söylemek ne kadar kolay. Arkasındaki hayatı öğrenmek ise zaman, dikkat, bazen de kendi hükmümüzden geri dönebilme cesareti istiyor.

Öğretmen arkadaşlarımdan biri anlatmıştı. Sekizinci sınıftaki öğrencisi Köksal, ödevini yapmamış; gözleri kıpkırmızı, sınıfta uyukluyormuş. Uyarıcı madde aldığı şüphesiyle onu azarlamış. Sonradan çocuğun geceleri cam bardak üreten bir fabrikada çalıştığını öğrenmiş. Gözlerinin kızarıklığını da sürekli ateşe bakmasına ve uykusuzluğuna bağlamıştı.

“Çok üzüldüm.” demişti.

Yapılmayan ödevi görmüştü; o ödevin yapılacağı saatlerde çocuğun nerede olduğunu bilmiyordu. Sınıfta kapanan gözlerini görmüş, geceleri ne kadar açık kalmak zorunda olduğunu sormamıştı.

Peki bu hikâyede yalnızca bir öğretmenin yanılgısı mı var? Bir çocuk geceleri çalışırken aileden okula, okuldan kamu yönetimine kadar herkes onun hayatının neresindeydi?

Çocuğun defterindeki boşlukları görüyoruz. Onu tanımakta bıraktığımız boşlukları kim görecek?

Bir okul gezisini düşünelim. Çocuk, “Ben katılmak istemiyorum.” der. Çocuğun neden katılmak istemediğini anlamak için onu yakından tanımak gerekir.

Her çocuk ailesinin maddi sıkıntısını anlatmaz. Bazen yaşına sığmayan bir incelikle evin sıkıntısını saklar.

Elbette her suskunluğun ardında yoksulluk, her eksikliğin ardında çaresizlik yoktur. Fakat bilmediğimiz bir hayat hakkında bu kadar çabuk hüküm verebilmemiz üzerinde düşünmeye değer.

Üstelik çocuk, anlatmak istese bile söze nereden başlayacağını bilemeyebilir. Evde bir yanlış ortaya çıktığında önce suçlama duymuşsa, okulda sorulan soruya da aynı korkuyla yaklaşabilir. Anne babanın kaygısıyla öğretmenin tavrı, farklı yerlerden gelip çocuğun üzerinde aynı sese dönüşebilir…

Biz gerçeği öğrenmeye çalıştığımızı düşünürken çocuk kendini koruyacak cevabı arar. Söyleyeceği sözün anlaşılıp anlaşılmayacağından önce, başına ne getireceğini hesap eder.

Önce savunmaya geçer, sonra susar, daha sonra da içine kapanır.

Eğitimde çocuğun kendisini ifade etmesini istiyoruz. Peki onu dinlerken duymaya hazır olduğumuz şey nedir? Yaşadıkları mı, bizim beklediğimiz mı?

Anne babanın kaygısı, öğretmenin çabası hiçbir zaman küçümsenmemeli. Hayatın yükü bazen dinlemeye ayıracağımız zamanı tüketiyor. Kalabalık sınıflarda her öğrenciye yetişmeye çalışan öğretmene yalnızca sabır öğütleyerek bu sorumluluğu yerine getirmiş olamayız.

Öğretmenin kafası rahat olacak ki çocuğun zihnini meşgul edenleri fark edebilsin. Geçim kaygısıyla, yarının belirsizliğiyle, mesleğinin itibarını koruma endişesiyle sınıfa giren öğretmenin yükünü görmezden gelemeyiz. Bakanlıktan okul idaresine kadar bütün yetkililer, ihtiyaçları tespit ederek çözüme kavuşturmalı, öğretmenin tek başına çözemediği problemlerin çözümünde öğretmenin yanında olmalıdırlar.

Öğretmen, yaşadığı toplumun kültürel kodlarını sözüyle ve davranışıyla çocuğa taşıyacak, ona örnek olacak; çocuk da çekinmeden soru sorabilecek, düşündüğünü söyleyebilecek. Böylece okul ile ev arasındaki güven daha da büyüyecek.

Çocuğu yalnız ihtiyacıyla gördüğümüzde bunların çoğunu gözden kaçırıyoruz. Yalnızca sonucuyla değerlendirdiğimizde de o sonuca hangi yollardan gelindiğini unutuyoruz.

Aynı sırada oturmak, aynı şartlarla yetişerek, benzer evden gelip orada buluşmak değildir. Eğitimde adalet, bu farkı görüp karşısında sorumluluk alabilmeyi gerektirir.

Testiyi verirken “Sana güveniyorum.” diyebilmek için çocuğun taşıdığı diğer yükleri de görmeliyiz.

“Peki, yuvaya döndüğünde önce çocuğumuzun elindeki testiye mi bakacağız, yüzündeki ifadeye mi?”