Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uyduramıyoruz (V)

Mehmet YILMAZ

Erik Ağacından Elma Bekleyemeyiz

Önceki yazıyı şu düşünceyle bitirmiştik: Öğretmenin asıl mahareti, bütün çocuklarda aynı cevheri çıkarmak değildir. Her çocuğun içindeki cevheri, kendine inancını kırıp dökmeden gün yüzüne çıkarmak ve gelişmesine emek vermektir.

Peki, bu emeği nasıl vereceğiz? Çocuğun gelişmesini beklerken, gelişebileceği yolları da çoğaltıyor muyuz?

Bursa’da katıldığım bir seminerde Prof. Dr. Hasan Yılmaz’ı bizzat dinlemiştim. Çocuğun potansiyelini ortaya çıkarma meselesini ağaç ve aşılama benzetmesi üzerinden anlatıyordu. O konuşmadan zihnimde kalan düşünce şuydu: Erik ağacından elma bekleyemeyiz.

Yılmaz, Öğretmenim, Lütfen Bu Kitabı Okur musun! adlı kitabında da aynı anlayışı savunur: Elma ağacından erik elde etmeye uğraşmak yerine, her ağacın kendi meyvesini daha nitelikli yetiştirmesine emek vermek gerekir.

Aynı toprağa kök salmak, aynı bakımla gelişmek demek değildir. Bahçıvan, ağacın yapısını, toprağın durumunu, suyun yetip yetmediğini gözetir. Bir dal kuruduğunda yalnızca dalı suçlamakla yetinmez. Biz ise bazen çocuğun zorlandığı yere bakıp hükmümüzü verir, sunduğumuz şartları sorgulamayı unuturuz.

Aynı kitapta aktarılan bir hikâye, bu yanılgıyı görünür kılar. Ormandaki hayvanlar okul açmaya karar verir. Kuşlar uçmanın, tavşanlar koşmanın, balıklar yüzmenin önemini anlatır. Her biri kendi becerisini herkes için vazgeçilmez sayar. Dersler belirlenir; her işi en iyi yapan da o dersin öğretmeni olur.

Bir süre sonra sınav yapılır. Sonuç acıdır: Hayvan yavruları, yeni beceriler kazanmak bir yana, önceden sahip oldukları doğal becerilerinde bile gerilemiştir.

Herkes kendi bildiğini öğretmiş, fakat karşısındakinin neye ihtiyaç duyduğunu görememiştir.

Bu hikâye bizi kendimize dönüp bakmaya çağırıyor: Çocuktan ilerlemesini beklerken, önüne kaç yol açıyoruz?

Bir konuyu anlattık, anlaşılmadı. Aynı cümleleri biraz daha yüksek sesle tekrarladık. Yine anlaşılmadı. Sorunu hemen öğrencinin isteksizliğinde mi arayacağız? Anlatımımızı değiştirmeyi, başka bir örnek bulmayı, konuyu birlikte uygulamayı denemeyecek miyiz?

Anlatımın yanına uygulamayı, sorunun yanına tartışmayı koyabiliriz. Öğrenciye öğrendiklerini yazıyla, sözle ya da ortaya koyduğu bir ürünle gösterme fırsatı verebiliriz. Elbette her yöntem her amaca uygun değildir. Bir beceriyi hangi yolla çalışacağımızı, neyi öğretmek istediğimize göre seçeriz. Ancak kullandığımız tek yöntemin bütün çocuklar için yeterli olacağını varsayamayız.

Örneğin bir çevre sorununu yalnızca tanımlatmakla yetinmeyebiliriz. Öğrencilerden çevrelerini gözlemlemelerini, bulgularını kaydetmelerini, çözüm önerilerini gerekçeleriyle sunmalarını isteyebiliriz. Böylece bilgi, defterde kalan bir cümleden olmaktan çıkıp, üzerinde düşünülen ve kullanılan bir araca dönüşür.

Çocuk bir yolda zorlandığında başka bir yoldan yeniden denemesine imkân verebiliriz. Her deneme hem onun öğrendiklerini hem de bizim öğretme biçimimizde eksik kalanları görmemizi sağlar.

Bu, beklentiyi düşürmek değildir. Beklentiye ulaşabilecek yolları çoğaltmaktır.

Elbette ağaç benzetmesi, çocuğu değişmez bir yapıya hapsetmenin gerekçesi olamaz. Hiçbir çocuğa “Sen ancak bunu yapabilirsin” diyemeyiz. Ancak, gelişebilmesi için yeni alanlar keşfetmesine imkân hazırlamak, deneme, yanılmasına yoluyla öğrenmesine katkı sunmak da sorumluluğumuzdur.

Öğrenciden beklediğimiz çabayı, sunduğumuz imkânları geliştirmek için biz de azami gayret göstermeliyiz. Yolun başında duran çocuğa yalnızca “Yürü” demek yetmez; önündeki engellere bakıp, onları da kaldırmak gerekir.

Erik ağacından elma beklerken erikten de olmayalım.