Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uyduramıyoruz (1)

Mehmet YILMAZ

Okullar açılıyor.

Koridorlar yeniden çocuk sesleriyle dolacak.

Sınıflar yeniden sıralara, kitaplara, defterlere, öğrenci ve öğretmenlere kavuşacak…

Geride bıraktığımız hafta ilkokul birinci sınıflar ile ortaokul birinci sınıfa başlayan çocuklar için hayatlarında yeni bir sayfa açıldı. Kimi büyük bir heyecanla okul kapısından içeri girerken, kimi annesinin elini bırakmak istemedi. Kimi yeni karşılaştığı öğretmeninin yüzüne bakıp güven ararken, kimi de sessizce etrafını gözlemledi.

Bugün okullar açılıyor…

Kimi öğrenciler arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle yeniden buluşmanın heyecanını yaşarken, kimileri için sıkıcı bir başlangıç olacak.

Ve biz yetişkinler, her yıl olduğu gibi yine aynı soruları soracağız:

“Eski öğrenciler nereye gitti?”

“Çocuklar neden eskisi gibi değil?”

“Bizim zamanımızda böyle değildi.”

“Yeni nesil çok farklı.”

Belki de artık bu soruların yanına başka bir soru eklemenin zamanı. Belki de farkına varamadığımız ve aslında kendi kendimize sormamız gereken bir soru daha var:

Acaba değişen çocuklar mı, yoksa biz mi değişen zamana ayak uydurmakta zorlanıyoruz?

Çünkü çocuk değişmedi.

Bana göre çocuklarda değişen çok fazla bir şey yok.

Çocuk, içinde yaşadığı zamana ayak uyduruyor.

Dünyası değişiyor.

İletişim biçimi değişiyor.

Bilgiye ulaşma şekli değişiyor.

Arkadaşlıkları, oyunları, merakları, beklentileri ve ihtiyaçları değişen dünyanın içinde yeniden şekilleniyor.

Teknoloji değişiyor. Aile değişiyor. Okul değişiyor. Toplum değişiyor.

Ve bütün bunların yanında hayatın kendisi de giderek zorlaşıyor.

Bugünün çocuğu yalnızca teknolojinin hızlandığı bir dünyada büyümüyor.

Aynı zamanda hayat pahalılığının, geçim sıkıntısının, borçların, iş kaygısının ve gelecek endişesinin gölgesinde büyüyor.

Bazı evlerde ay sonunu getirebilmenin hesabı yapılıyor.

Bazı aileler temel ihtiyaçları karşılamakla çocuklarının eğitim ihtiyaçlarını karşılamak arasında sıkışıp kalıyor.

Bazı çocuklar daha küçük yaşta, kendilerinden beklenmeyecek kadar büyük hayatların içinde büyümek zorunda kalıyor.

Biz çoğu zaman çantasındaki kitabı görüyoruz.

Ama o çantanın içine sığmayan yükleri görmüyoruz.

Çocuğun davranışını görüyoruz.

Ama o davranışın arkasındaki hayatı merak etmiyoruz.

Oysa çocuklar yalnızca söylenenleri dinleyerek büyümez.

Yaşananları da hissederek büyür.

Anne-babasının kaygısını görür.

Evdeki ekonomik sıkıntıyı kelimelerle ifade edemese bile hisseder.

Bir faturanın nasıl ödendiğini bilmez belki ama o faturanın evde yarattığı sessizliği bilir.

Bir borcun ne olduğunu tam olarak anlamayabilir ama anne-babasının yüzündeki endişeyi tanır.

İşte bundan dolayıdır ki, bugün çocukların dünyasını anlamaya çalışırken bunları da görmek zorundayız.

Çünkü çocuk bizim sahip olduğumuz imkanlarla sınırlı gir dünyada yaşamıyor. Bizim karşılaştığımız bizim kurduğumuz ilişkileri kurmuyor. Bizim bilgiye ulaşma biçimimizle bilgiye ulaşmıyor…

Buna rağmen ondan, bizim çocukluğumuzdaki gibi davranmasını bekliyoruz.

Burada bir çelişki yok mu?

Biz değişen dünyaya ayak uydurmakta zorlanırken çocuğun değişen dünyaya ayak uydurmasını istiyoruz.

Biz teknolojiyi kullanmayı sonradan öğrenirken, çocuk teknolojiyle büyüdüğü için onu eleştiriyoruz.

Biz yeni davranış biçimlerini anlamakta zorlanırken, çocuğun neden farklı davrandığını sorguluyoruz.

Biz kendi alışkanlıklarımızı değiştirmekte zorlanırken, ondan alışkanlıklarını değiştirmesini bekliyoruz.

Kendi yapmadığımız şeyi çocuktan istemek ne kadar adil?

Daha da önemlisi, çocukların hepsinin aynı hayatı yaşadığını varsayıyoruz.

Aynı sınıfta oturan iki çocuk, aynı öğretmeni dinliyor olabilir.

Ama aynı hayatın içinden gelmiyor olabilir.

Birinin evinde kendisine ait bir odası vardır.

Diğerinin ders çalışabilmek için evin sessiz bir köşesini beklemesi gerekir.

Birinin ailesi kurs, özel ders, bilgisayar ve internet imkânlarını sağlayabilir.

Diğerinin ailesi ise önce kira, fatura, mutfak ve borçları düşünmek zorundadır.

Bir çocuk için okul başarısı bir hedef olabilir.

Başka bir çocuk içinse okul, hayatın bütün bu yüklerinin arasında tutunmaya çalıştığı bir dal olabilir.

İşte biz bazen bu farkı görmeden çocukları aynı ölçüyle değerlendiriyoruz.

Sonra da soruyoruz: “Niçin başarılı olamadı?”

Belki de soruyu değiştirmek gerekiyor:

“Bu çocuk hangi şartların içinde başarılı olmaya çalışıyor?”

Çünkü eşit davranmak her zaman adil davranmak değildir.

Çocuğun önündeki engelleri görmeden yalnızca sonucuna bakmak, onu anlamak değil; onu yargılamaktır.

Bugün okullarımızda da benzer bir durum yaşanıyor.

Eğitim sistemi değişiyor.

Kurallar değişiyor.

Yönetmelikler, uygulamalar, beklentiler değişiyor.

Öğretmen yeni bir uygulamaya alışmaya çalışırken başka bir değişiklik geliyor.

Öğrenci yeni kurala alışmaya çalışıyor.

Anne-baba çocuğuna neyi, nasıl anlatacağını anlamaya çalışıyor.

Ve bütün bu değişimin içinde biz hâlâ çocuktan değişmeyen bir davranış bekliyoruz.

Sonra da:

“Çocuklar neden böyle oldu?” diye soruyoruz.

Belki de önce kendimize sormalıyız:

“Biz onlara nasıl bir dünya bırakıyoruz?”

Çocuktan saygı istiyoruz.

Peki biz ona ne kadar saygı gösteriyoruz?

Çocuktan sabır istiyoruz.

Peki onun öğrenme sürecine ne kadar sabır gösterebiliyoruz?

Çocuktan kitap okumasını istiyoruz.

Peki çocuk bizi ne kadar kitap okurken görüyor?

Çocuktan iPad’i, telefonunu bırakmasını istiyoruz.

Peki biz elimizde iPad’le, telefonla ona ne kadar örnek oluyoruz?

Çocuktan öfkesini kontrol etmesini istiyoruz.

Peki kendi öfkemizi kontrol edebiliyor muyuz?

Çocuktan değişime ayak uydurmasını bekliyoruz.

Peki biz değişime ayak uydurabiliyor muyuz?

Belki de sorun çocukların değişmesi değil.

Bizim değişen dünyada değişen çocuğu anlayamayışımızdır.

Çocukların çantasını hazırlamak kolay.

Kalemini, defterini, kitabını, okul kıyafetini hazırlamak kolay.

Sınıfı hazırlamak da kolay.

Zor olan, kendimizi hazırlamak.

Çünkü yeni bir eğitim-öğretim yılı yalnızca yeni kitaplarla başlamıyor.

Öğretmenin kendini yenilemesiyle başlıyor.

Anne-babanın kendine yeniden bakmasıyla başlıyor.

Ve en önemlisi, çocuğa ne söyleyeceğimizi değil, onunla nasıl bağ kuracağımızla, ona nasıl ulaşacağımızla, onu nasıl anlayacağımızı düşünmemizle başlıyor.

Çocuklardan zamana ayak uydurmalarını bekliyorsak, önce biz ayak uydurmalıyız.

Onlardan yeni dünyayı anlamalarını istiyorsak, önce biz onların dünyasını anlamalıyız.

Çünkü çocuklar değişmedi.

Dünya değişti.

Ve o değişen dünyanın içinde hayat da ağırlaştı.

Belki de asıl mesele, çocukların bu değişimin içinde büyümesi değil; bizim o değişimin içinde onlarla birlikte büyümeye ayak uyduramayışımızdır.