Birgi’deydik

Zeynel KOZANOĞLU
Anıl Bülent Biçkin Kopnhag Üniversitesi’nde tarih okuyor. İşte şimdi Birgi yolunda direksiyonda… Hayriye Kozanoğlu, Anıl’ımın “Hayruş” ninesi onun yanında, ben garip Zeynel Kozanoğlu arka koltuktayım. Ve İzmir - Birgi yolundayız. Tire’den geçerken “Tire köftesi” yemeden olmaz, dediler. Yediğimizi içtiğimizi şu yana bırakalım. Birgi’deyiz.
 
Birgi bizim Söğüt kadar, Bursa ve Edirne kadar önemli şehrimiz. Ama bunun farkında değiliz. Osmanoğlu’dan daha baskın çıkabilseydi de Aydınoğlu beyliğinin yıldızı parlasaydı biz bugün Birgi’yi daha çok seviyor olacaktık. Osmanlı’nın yerine de Aydınoğlu Mehmet Bey “ceddimiz” olacaktı. Allah yüzümüze mi bakmış, yoksa bize yazık mı etmiş, artık orası belli değil. Biz yine de Mehmet Bey’den hiç olmazsa bir fatihamızı esirgemedik.
 
Efendim, Birgi denilince Çakırağa konağı akla gelmiyor mu? İşte Çakırağa konağının ayaklarının dibindeyim. Ve Anıl ile Hayruş üç katlı konağı geziyorlar. Ben kırkıncı kez gezmekten geri durdum. Bir yandan onları bekliyorum, bir yandan da adını almadığım bir genç bayanla konağın geçmişini geleceğini gözden geçiriyoruz
 
Anlatmaya dil yetmez. Görkemli bir yapı. İki yüz yıl kadar önceye tarihlenmiş. Çakırağa diye bilinen kişi iki eşiyle birlikte bu saray yavrusunda oturuyormuş. Şöyle bir acı gerçek adeta etimi ısırıyor. Bir zamanlar bu beldede kimileri böyle “müreffeh” yaşarken, benim halkım tıpkı bugün olduğu gibi derme çatma konutlarda barınıyormuş.
 
Bu acıyı bir de Doğubayazıt’ta yaşamıştım. İshak Paşa diye biri dağın başına öyle bir saray kondurmuş ki, camisiyle, hamamıyla ve diğer ayrıntılarıyla göz kamaştırıyor, insana parmak ısırtıyor. Ve fakat o yörede, hele ki o yıllarda insanların başını sokabilecekleri bir çatı altı yok.
 
Geçmişin İstanbul’unu hatırlayınız. Anadolu’dan satılmak üzere getirilen sebze ve meyve ilkin Saraya getirilirmiş. Beğenilenler alıkonulurmuş, gerisi İstanbul’da halka satılırmış. Allahım! Bunlar bizi böyle yönetmişlerse, nasıl ceddimiz oluyorlar. Biz de onlar gibi miyiz.
 
Çakırağa konağına geçmişte canı isteyen patır patır çıkabilirdi. Şimdi insanlar yukarı katlara bölük bölük alınıyorlar. Konakta bir yerler bel vermiş. Ya da bel vermeye yönelmiş. Şimdilik bu önlem alınabilmiş. Başkaca nasıl önlem alınabileceğine kafa yorduk.
 
Tamamı ahşap bir yapı. Ne zamana kadar ayakta kalabilecek? Pencereleriyle, kapılarıyla, duvar ve tavan süslemeleriyle dünya harikası bir eser gözlerimizin önünde doğal ömrünü doldurma yolunda zamanla savaşırken biz eli kolu bağlı izlemekle mi yetiniyoruz.
 
Öyleyse çok acı. Konağı gezmeye gelenlerin istatistiği çıkarılıyor mu? Sözgelimi, Türk mimarisi diye bir alan var da, bu alanda at oynatacak gençler konakla tanıştırılıyor mu? Pek çok soru var. Yoksa kapıya bir görevli dikmişiz. Gelenlerin genç olanlarından adam başına üç lira gibi gülünç bir para alarak ve bir iki güler yüzlü görevli bayanın yönlendirmesiyle burada bir “müzecilik” sergilemek ne kadar yerindedir? Bunları konuştuk.
 
İmam Birgivi’nin adını niye ısrarla her yere “İmam-ı Birgivi” diye yazmışlar, anlaşılır gibi değil. Ve İmamın ziyaretçileri giderek artıyormuş. Üstelik galiba sağlık konusunda imdat bekleyen yurttaşlarımız da buraya getiriliyormuş. Üzüldüm.
 
Bilimin tavan yaptığı yüz yılımızda biz bilimden koşar adımla uzaklaşıyoruz gibime geliyor. Yanılıyor olmayı ne kadar isterdim. Bizi karanlıklardan kurtaracak yol bilim yoludur, bunu unutmasak diyorum. Birgi’yi benim Anıl’ım pek sevdi.