Bir seçim günü hikayesi

Levent ÜNSAL

24 Haziran 2018, BİR SEÇİM GÜNÜ HİKAYESİ

Aşağıdaki metin, e-mektup yoluyla HDP Genel başkanlığına gönderilmiştir.

.................................................................................................................................................

Gönderen: Levent Ünsal <leventmach@gmail.com>
Tarih: 27 Haziran 2018 15:25
Konu: Fwd:
Alıcı: bilgi@hdp.org.tr

Önemli not:

1.Bu mektup, beni tanıyan, tanımayan yazarlara, bir çok gruba ve kişilere, bu e-mektubun yönlendirilmesi yoluyla, gönderilmiştir. Dolayısı ile, bu mektubun asıl muhatabı olan HDP Buca İlçe Örgütü Sn. Yönetimi yönlendirilen kişiyi görememekte ve kim olduğunu bilmemektedirler.  2. Bu mektubu, e-mektup adresini edinemediğim, HDP Buca İlçe Örgütü yerine, HDP Genel Başkanlığına gönderiyorum.

HDP Buca İlçe Örgütü Sn. Yönetimi dikkatlerine.

Konu: 24 Haz 2018 günü yapılmış olan seçimde, Buca Atatürk Ortaokulu’nda İYİ Parti adına müşahit olarak bulunduğum 2148 ve 2149 no lu sandıkların bulunduğu dershanede yaşanan olaylar ve yorumlarım.

Önce sizlere politik kimliğimi tanıtmalıyım: 68 kuşağından gelen bir sosyalistim. (İTÜ 1973). Sosyalizmi, insanoğlunun bugüne kadar üretebildiği en yüksek insanlık ideali ve en yüksek bir ahlaki manzume olarak görüyorum. İnsanların kendi kendine koyduğu cinsel yasaklarla yaptığı ilk kişilik devriminden sonra, “ben ne kadar usta bir avcı olursam olayım, avımı başka avcılarla paylaşayım, herkesin karnı doysun, kimsenin avını çalmayayım, bunun için kimseyi öldürmeyeyim, diyerek kişiliğini yeniden şekillendirmeyi hedefleyen” ikinci bir kişilik devrimi” önermesidir.

2002-2012 yılları arasında, kurucu değil de, kuruluş üyesi olduğum Bağımsız Cumhuriyet Partisinde, ulusçu, ulusalcı cephede çalıştım. O zamanlarda da maruz kaldığım milliyetçi-faşist suçlamalarına karşı şunları öneriyordum. “Ben küçüklüklerinde, kızlarıma şöyle derdim: Ben sizleri, mahallemdeki, Buca’daki, İzmir’deki, Türkiye’deki, tüm dünyadaki çocukları, çok seviyorum. Sevme kapasitem ne kadar büyük değil mi? Ama sizleri birazcık daha fazla seviyorum. Sizleri ne kadar çok sevebileceğim, değil mi” İşte bu cümlelerde geçen “bütün çocuklar” sosyalizmi, “benim kızlarım” da ulusalcılığımı temsil eder.

31 Ocak 2018'de, üyesi olduğum ve gayrı milli olarak farz ettiğim, CHP'den istifa ederek, milli olduğunu ve milli merkezde bir kitle partisi olacağını düşündüğüm İYİ Parti’ye üye oldum.

İYİ Partili arkadaşlar politik kimliğimi bilirler, tanırlar.

Bu anlamda, bir gram ırkçı milliyetçi değilim. Ulus devlet kalemizde, Ulus birliğimiz içinde yer alan Kürt etnik kimlikli halkımızı, “Türk yurttaşlarımız” olarak görürüm. Kürt halkının dostları kimlerdir diye sorulsa kendimi onların dostu olarak görürüm. Ama sizleri Kürt halkının dostları olarak göremiyorum. Tersine onların neslinin sağlıklı gelişmesini ve sürmesini engelleyen, hatta onların neslini kırdıran birer düşmanları olarak görmekteyim.

Ayrıca Ulus Devlet teorisine göre (Ernest Renan) sizleri, Kürt halkının temsilcisi olarak da görmüyorum. Bunu zorbalıkla kabul ettirmeye çalışıyorsunuz, o kadar. Çünkü kürt etnik kimlikli halkımız, pekala, çok doğal ve hayati ,sosyal, teknik bir tercihle, 150 yıllık parlamenter deneyimi olan, Büyük Atatürk ve silah arkadaşlarının mirası, aydınlanma devrimimizin eseri olarak, modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri girmiş olan Türkiye Cumhuriyeti Ulus birliğini,güvenli bir kale, bir vatan olarak seçmiş olabilir. Ve kimsenin buna diyeceği bir şey olamaz. O zaman yıkılsın bu KALE!!

Şimdi konu OLAY’a geçebilirim.

Oy verme işlemleri bittikten sonra 2148 no7lu sandıkta başlanan Cumhurbaşkanlığı seçimi sayımları sırasında, bir oy pusulasında Selahattin Demirtaş’ın fotoğrafı üzerinde 6-7 mm çapında daireye yakın bir formda bir oyuntu* görüldü ve bu sandıkta bulunan HDP sandık görevlisi, bu oyun geçersiz olarak iptalinin gerektiğini dile getirdi. Bunun üzerine aynı dershanede bulunan 2149 no'lu sandık görevlisi, hemen konuya iştirak ederek “bu oy geçersiz sayılana kadar ben bu sayımı devam ettirmem” diye şiddetle bağırarak tavrını sert bir şekilde ilan etti.

Ben de bu ana kadar, dershanede biz müşahitlere ayrılan sırada oturup çetele tutarken, olaya müdahil oldum ve elimdeki YSK kaynaklı olan ve “bir oy pusulasının geçersiz olmasına neden olan” dört maddenin bulunduğu matbu metni ortaya sürdüm. Bunun üzerine CHP müşahidi olduğunu sandığım kişi, bu metni benden istedi, aldı ve bunları huzura okudu. Hakikaten, tam bu fiilin karşılığı bir madde yok idi. Bunun üzerine 2149 no'lu sandık HDP görevlisi kişi, benim İYİ Parti müşahidi olduğumu bilerek, üzerime yürüdü ve benim ortalığı karıştırdığımı, Meral Akşener’e oy verilmiş olan pusulayı geçerli ilan etmek için, bu itirazı yaptığımı söyledi. Ben de kendisine, sakince, şunları söyledim: 

* Bir kere o kargaşada, o pusuladaki EVET oyunun Meral Akşener’e ait olduğunun, kesinlikle farkında bile değilim. * Siz bu sayımın devamını, engelleme fiilinizle, çok büyük bir suç işliyorsunuz, sizi biraz geriletmek istedim. * Selahattin Demirtaş’ın, yani liderinizin fotoğrafına yapılan bu fiil, size yapılmış bir saygısızlıktır, bu sizi üzmüş olabilir ama siz burada hukuku bırakıp, hemen bunun cezasını kesmek istiyorsunuz. * Selahattin Demirtaş’ın fotoğrafına yapılan bu oyuntu, yasalarda, açıkça iptal nedeni olarak yer almamıştır. * Hukuk, hem de tam bu saatlerde, esnetilemez, yorumlanamaz, o zaman geçersiz oy nedeni, dört maddeden yirmi dört maddeye üreyebilir. O zaman ne olacak. * Siz itirazınızı yapın . Zaten sandık kurulu bu pusulayı sonradan değerlendirilmek üzere bir kenara koydu. Lütfen sayım devam etsin. 

HDP'li sandık görevlisi “sayımı devam ettirmiyorum diye” ilan etti ve “avukatımızı çağıracağım” dedi. Ben de “çağırın hemen gelsin, sayım işlemine devam edelim”, dedim. HDP'li sandık görevlisi, avukatlarını çağırdı ve avukatı geldi. HDP'li sandık görevlileri kendisine durumu açıkladı. Avukat, orada hemen fiili durum yaratarak hemen bir oylama yapılmasını istedi ve sandık kurulunu buna zorladı. Hatta avukat, oylamayı kendisi yaptı ve sandık kurulu üyelerine tek tek sordu. Ancak oylama sonunda, sandık kurulu üyeleri, galiba beşe üç çoğunlukla, oy pusulasının “geçersiz olduğunu” reddetti. Bunun üzerine, iri yarı avukat, elini Sandık Kurulu Başkanı bayan arkadaşın ta yüzüne değecek kadar uzatarak ve tokat atacak gibi sallayarak ve çok şiddetli, avazı çıktığı kadar bağırarak hakaretler etti, “Senin Allah belanı versin, benzeri şeyler diyerek” noktaladı. Bu bağırış üzerine güvenlik görevlileri geldi.

04 Haz 2018'de, yani üç hafta önce yapılan bir operasyon sonucu, kalbimdeki koroner damarlardan birine bir stent takılmıştı. Esasen küçük ama, yeri itibariyle ürkütücü bir operasyondu bu. Yaşadığım, gördüğüm manzaradan olacak, belki de evham sonucu, kendimi biraz sıkıntılı hissettim. Beni, olayın başlangıcının müsebbibi olarak gördükleri için, bu sıkıntı üstüne, ya şimdi, 68 yaşımda, şiddetli bir dayak yersem diye korktum ve canımın tehlikede olduğunu düşünerek, oradan sıvışmaya karar verdim ve utanç içinde o kargaşada, oradan sıvıştım. Okul binasını terk edip avluya çıktığımda, İYİ Parti müşahitlerinin Okul Sorumlusu olan kişiyle karşılaştım. Ben, rahatsızlandığım nedeniyle gittiğimi söyleyince, ıslak imzalı iki tutanağı almadan, oradan ayrılmamam gerektiğini ısrarla söyledi ve bu ısrarını sürdürdü. Hakikaten bir müşahit olarak en önemli görevim bu ıslak imzalı iki ayrı tutanağı almak idi. Benim sorumlu olduğum sandıkta İYİ Partili sandık görevlisi olmadığı için bu görev daha da önem kazanıyordu. Açık hava da, biraz kendime getirmişti beni. Bir de “Levent, yetmişine merdiven dayadın, şehit Mehmetçiklerimizden neredeyse yarım asır fazla yaşadın, bu kadar da arsız olma, ne korkuyorsun bu kadar Allah aşkına, geri git, görevinin başına dön,” dedim kendi kendime ve okul sorumlusu olan, biraz “şahince kişiye hiçbir şey anlatmadan, geriye görev alanıma döndüm.

Ortalık sakinleşmişti. Çetelemi, ara doğrulamadan itibaren, doldurmaya devam ettim. Sayım bitti, ıslak imzalı iki ayrı tutanağı, önceden haber verip, rica ettiğim için, elde ettim. Okul sorumlusuna verdim. “Tok karnıma” ilaç saatim gelmişti, hemen ayrıldım, taksiyle eve geldim.

Dün 25.06 Salı günü Sandık Kurulumuzun öğretmen ve bayan başkanını, sandığın bulunduğu ve çalıştığı okulun santralından telefonla aradım. Santral memuru, öğretmenlerin tatilde olduğunu söyleyince bu kez öğretmen bayanın cep telefonunu istedim. Santraldeki bayan, veremeyeceğini bildirince, ben de kendi adımı soyadımı ve cep telefonumu vererek ve kendimi tanıtarak, kendisini aramasını rica ettim ve kendisinden telefon beklediğimi bildirdim. Santral memuru, bu ricamı kabul etti, öğretmen bayanı arayacağını ve bu isteğimi ileteceğini bildirdi. Ancak öğretmen bayan beni aramadı. Belki sıvışıp kaçtığım için bana kırgındı, belki olay hakkında konuşmak istemedi ve belki de başına gelen bu şiddeti unutmak istiyordu. Ama ben unutamamıştım. Arasaydı kendisine şunu diyecektim. “Avukat resmi kimlikli o şahsın size uyguladığı, çok kaba ve militanca ve tam anlamıyla bir şiddettir. Eğer dava açmak isterseniz, tanığınız olmaya hazırım”. Ama diyemedim. Ve bu olaylar, özellikle bir bayan kamu görevlisine uygulanan ve seyirci kaldığım şiddet, içime lök gibi oturdu kaldı. Beni rahatsız etti, rahatsızlığım büyüdü, büyüdü, büyüdü.

Ve işte bu mektubu sizlere yazmaya karar verdim. Şimdi bütün bu olan biteni sizlere kendimce yorumluyorum.

Bu yorumları, hep sizlerin, yani HDP'nin politik olarak durduğu yeri ve zihniyetini kendimce farz ederek yapıyorum.

* Selahattin Demirtaş’ın oy pusulasındaki resmine o oyuğu açan kişi pekala bir şehit mehmetçiğin bağrı yanık anası olabilir. Benim de katıldığım, çok haklı bir öfke ile bu eylemi yapmış olabilir. Ama bunun size pek bir şey ifade etmediğini farz ediyorum. Çünkü, farz ediyorum ki, siz HDP'liler, kendi topraklarınızı işgal eden bir gücün askeri olarak gördüğünüz Mehmetçikler, PKK tarafından şehit edildiğinde, hiç üzülmüyorsunuz, hatta “layığını buldu” diyorsunuz. Bundan eminim, bunu bire bir biliyorum.

Bu nedenle sizlerin, "Barış, Demokrasi" söylemleriniz bana öyle palavra geliyor ki, kendimi adeta keriz gibi hissediyorum.

Oradaki HDP görevlilerinin, özel olarak o avukatın, yasayla hukukla hiçbir ilgisi yok. Avukatın yaptıkları skandal mertebede hukuk dışı ve hukuku katleden davranışlar. Sıralayım mı? En yüksek düzeyde kamusal olan bir alanda, kamu görevlilerine sözlü şiddet uygulayarak, tehdit, görevlerini yapmalarından alıkoyma, seçim güvenliğini yok etme, seçimin sayım aşamasını engelleme ve durdurmaya teşebbüs. Yani bu avukatın yaptığı tam da tuz kokarsa cinsinden. Peki medeni görünüşlerinize bakarak merakla soruyorum. Bütün bunları niye yapıyorsunuz?                 

Ve ben kendim bunun yanıtını şöyle farzediyorum.

Kendinizi burada Desperado olarak görüyorsunuz, burası bir sömürge devlet, yasalar bu sömürge devlet yasaları, çiğnenebilir, hiç önemli değil, yeter ki sizin çıkarlarınız korunsun.

Başta sizi şunu demiştim: O zaman yıkılsın bu KALE! 

TC Devleti’nin leşi çıksın, yıkılsın artık diyorsunuz ve bu leş üzerinde kendi devletinizi kurmayı istediğinizi farzediyorum. Bunu müttefikleriniz hep yapıyor zaten. Aşağıda size bir fotoğraf * ve bu fotoğraf hakkında vaktiyle yaptığım bir yorumu en altta sunuyorum. Irak’ta bunu yaptılar, şimdi Suriye’de yapıyorlar, yarın İran’da yapacaklar. Ama başaramayacaklar, bu kadar rezilce günahın üzerine ahlaki bir toplum, devlet kurulamaz. Kurulsa bile kimseye yar olmaz, yıkılır.

Kendinizi burada “Desperado olarak görüyorsunuz”, demiştim yukarıda. Bu siyasi ve ruhsal yapınızla, bu güzelim İzmir topraklarında, kendi çocuklarınızı, daha bebelikten, yurtsuz ve mutsuz bir Desperado ve diğer çocuklara düşman olarak yetiştiriyorsunuz. Kendi çocuklarınıza ne kadar büyük bir düşmanlık böyle.

Ama çocuklarınız, aynı topun peşinden koştukları, birdirbir, uzun eşek oynadıkları, Türk arkadaşlarına karşı böyle bir düşmanlığı, algılayamadıkları, bunu içselleştiremedikleri için bence şizofrenik bir ruhla, hasarlı yetişiyorlar. Bunu İzmir’de çok gördüm yaşadım.

Ve ben de size bir anımı anlatayım.

İzmir 4. Sanayi sitesinde, 1990 yılından itibaren 22 yıl, özel makine tasarımı ve imalatını yaptığım bir küçük şirketim ve bir atölyem oldu. İyi bir çırak bizim her şeyimizdi, aslında her şeyimiz olan ustaların verimini arttıran, onları ciddi anlamda asiste eden genç işçilerdi. Egeli İzmirli çıraklar genellikle stabil olmadıkları için, genellikle çıraksız kalıyorduk. Ve karşımıza sık sık güneydoğudaki savaştan kaçan kürt etnik kimlikli halkımızın çocukları çıkıyordu. 

Bu çocuklardan biri karşıma çıktığında hemen nüfus kimliğini çıkarmasını istiyor ve benim nüfus kimliğimi de vererek iki kimliğe de iyice bakmasını istiyor ve arada bir fark olup olmadığını soruyordum. Tabi ki “yok” yanıtını alınca “demek ki ikimiz de tam anlamıyla eşitiz, yani eşit yurttaşlarız” diyordum. Bu konuşmadan memnun ve huzurlu ayrılıyorlardı. Bu çocuklardan bir çoğunu kendi atölyemden mezun etmiştim. Bunlardan bir de Muzo idi.

Muzo, çoğunlukla atölye de iş yaparken çok iyi türküler söylüyordu, çok saf ve çok neşeli idi. Arada kürtçe türküler de söylüyordu. Eyvah! Muzo’ya bir gün şöyle söylemiştim. “Muzo, bizimki küçücük bir atölye, giren çıkanı kolayca görüyorsun, eğer kapıdan içeri birisi girerse, ister Türkçe, ister Kürtçe türkü söyle fark etmez, türküyü kes olur mu?”  Muzo “tamam abi” dedi, gülerek. Muzo, iyi, sorumlu bir İŞÇİ oldu, iyi bir kaynakçı ustası oldu, evlendi, çocuğu oldu, halen 4. Sitede. 4. siteye gidip re yanına uğramaz isem ve duyarsa bana çok kızıyor. 

Ne demiş koca şair Nazım. "Biz gölgemizi bile çiğnetmeyiz adama".

Levent Ünsal  Mak.Yük.Müh İTÜ 1973  Kızılçullu Buca İzmir.

* Konu fotoğraf 2003 yılında çekilmiş. Ortada ABD Irak temsilcisi, emekli tümgeneral Jay Garner var. Yanındaki iki kişinin ellerini, iki eliyle kavramış ve GALİBİYET anlamında yukarıya kaldırmış. Bu iki kişiden birisi Celal Talabani, diğeri ise Mesud Barzani

20 Mart 2013'te, ABD ve Birleşik Krallık önderliğinde tüm koalisyon güçleri, yani Haçlı ordusu yüz yıllar sonra tekrar, sonradan boş olduğu ortaya çıkan kimyasal silah palavra iddiasıyla, aslında bölge petrolünü egemenlikleri altına almak için Irak’a saldırdılar. Savaş uzun sürmedi, ama nedense büyük çoğunluğu sivil 1.2 milyon sivil katledildi.      Bu sivillerin çoğunu da Blackwater adlı USA kurumlu özel güvenlik şirketinin, hayalet ordusu olarak tanınan kara gömlekli katilleri öldürdü. Ellerinde Irak’ın yetişmiş doktor, mühendis, sanatçı, hukukçu vb listesi olduğu ve snipperlerin hedef gözeterek bu kişileri öldürdükleri söyleniyordu.Irak Merkez Bankasında bulunan 800 milyon dolar kayıtsız muhasebesiz resmen yağmalanmıştı.Sırtlarında para dolu çuvallarla merkez bankasından çıkan USA askerlerinin fotoğrafları yayınlanmıştı. Koalisyon sözcüsü olan albay Charles Krohn, daha sonraları “bir nevi vahşi batı gibi bir şeydi” diyordu.

İlk yazının, derece, dakika, saniyenin bulunduğu, ilk kentin kurulduğu, tarihin en eski medeniyeti Sümerlerin yaşadığı bu topraklarda, Irak Ulusal Tarih Müzesinde, içinde binlerce tarihi el yazması olan 170.000 e yakın parça yağmalandı. Dünya koleksiyoncularının eline geçti.

Esir Iraklılara her türlü eziyet işkence yapıldı, üzerlerine işendi, tecavüz edildi. Bu arada Kürtler, bu boşluktan yaralanarak Musul ve Kerkük’ü Peşmerge ordusuyla USA adına işgal ediyordu. İnsanlık en büyük ayıplarından birini işliyordu, bütün insanlığa kıyılıyordu. IRAK ta.

İŞTE tam o sıralar, yayınlanmış olan yukarıdaki fotoğraf mıh gibi beynime çakılmıştı o zamanlar. Türkiye’miz büyük bir sağduyu ve Anadolu direnişi ile 1 mart tezkeresine hayır diyerek bu rezil emperyalist savaşa müdahil olmayı reddetmişti. Daha sonraları, savaşın gerçek yüzü ortaya çıkınca, “yarabbim, çocuklarımız ne şanslı insanlarmış ki, bu rezil emperyalist savaşa katılmamışız.Yarınlar da, çocuklarımız ıraklı kardeşlerine utanarak bakmayacaklar.

Ama Iraklı çocuklar, kürt çocuklarına baktığında, "Bunların babaları o gün buradaydılar. Bunlar; onların çocukları, diyecekler.” demiştim.

Bunlar engerekler, çıyanlar.