Asya tipi üretim, yönetim, kriz

Prof. Atila BİTİGEN

Toplumsal üretim ve bunun yeniden üretimi dünyadaki bütün topluluklar için farklı iki ana yoldan gelişmiştir. Bu yollardan bir tanesi klasik yoldur ve Avrupa’ya ve Japonya’ya özgü bir yapısı vardır; bu yapıya göre Avrupa’da toprak beyleri kendi denetimi altındaki bölgede toprağın sahibi olmaları nedeniyle bulundukları bölgede kralın yetkilerini paylaşır ve kendi kendilerini yönetirlerdi, feodalizm olarak adlandırılan bu üretim yapısı kapitalizmin klasik gelişme yoludur ve kapitalist üretim süreci bu yapı içerisinde meydana gelmiştir.

Ancak toplumsal gelişim aşaması özellikle Asya toplumlarında bu yoldan farlı bir seyir izlemiştir. Asya toplumlarında (Hindistan, Çin, Osmanlı imparatorluğu vs.) Avrupa’dakinin aksine merkezi otorite, gücünü muhafaza etmek ve yetkilerini paylaşmamak için ülke topraklarını belirli bir bireye ya da aileye mülk olarak devretmez ancak onun belirli şartlar altında ve kendisine bağlı kalacağına inanması suretiyle kullanma hakkını devrederdi, kullanma hakkına sahip olan kişi bu hakkını miras yoluyla da çocuklarına devredemezdi. Böylece merkezi otorite, kullanma hakkını devreden anlaşmayı feshedip bu hakkı bir başka kişiye verebilirdi. Bu nedenle doğu toplumlarında toprak, bireyin değil, devletin mülkiyetindeydi. Bu durum devletin doğu toplumlarında Batı toplumlarına göre farklı algılanmasına neden olmuştur, Doğu toplumlarında devlet “tanrısal bir güce” sahiptir, ve asla sarsılmaz bir yapısı vardır. Devlet güçlü sivil toplum örgütsüz ve güçsüz, birey edilgen korumasız olduğu için girişimcilik yenilikçilik için elverişli bir ortam sunmamaktadır.

Batı uygarlığı mutlak monarşik yapıları kırarak, halkın yönetime katılmış olduğu bir sistem kurunca, icatlar eşliğinde dünya ticareti hızla arttı. Ticaret hacminin artma nedenlerinin en başında; makineleşme ile seri üretime geçilmesi yatıyor. Dünya üretim artışının da en önemli nedeni, makinelerin icadıdır. İcatların artmasının en önemli nedeni ise; anayasal özel mülkiyet, fikir özgürlüğü ve patent haklarıdır. Kapsayıcı kurumsal yapılar bir devri kapatıp, diğer devrin evrelerinin önünü açıyor. Kralların, şahların, diktatörlerin yıkıldığı, yerlerine milli bilinç ile millet iradesinin hakim olduğu kapsayıcı kurumsal yapılar kuran ülkelerin refah özgürlük kalkınma ve ilerlemeyi sağladığını tarih bilimi bize göstermektedir. Dünya çapındaki ekonomist Prof. Dr. Daron Acemoğlu “Why Nations Fail” (Ulusların Düşüşü ) kitabında özetle şunu söyler: “Ülkeleri başarısız kılan kurumların çökertilip, yönetimin şahıslara bağlanmasıdır...”

Bugün Avrupa ülkelerinin çoğu, ülke olarak bizden çok küçük, ama ekonomi olarak bizden çok büyüktür. Neden derseniz cevabı yukarıda yazdığım maddeleri barındıran bir demokrasileri olmasıdır. Elbette bu demokrasiyi emperyalizm-sömürgecilik döneminden kalma artı sermayeye de dayandırmaktalar. Ancak krallık dönemlerinde bile sağlam bir hukuk alt yapıları olduğu için mülkiyet hakkı ve koruması nedeni ile tüccarlar için güvenli bir ticaret merkezi olarak gelişmişlerdir. Hukuka güven tüccar ve yatırımcı girişimci için yaşamsaldır, sermaye ürkektir güvenin olmadığı yerden kaçar.

Ahat Andican bizim ülkede uygulanan başkanlık sistemini 'Asya Tipi Başkanlık' olarak değerlendiriyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi aslında Sovyet sonrası coğrafyada uygulanan bir sistem. Kararnamelerle yönetim, meclis denetimi yok, ekonomi hanedana bağlı, tüm bürokrasinin ve yargının mutlak kontrol altında olduğu Asya Tipi Başkanlık modelidir.

Asya tipi üretim Asya tipi yönetim şekli bizi Asya tipi bir ekonomik krize doğru götürmektedir. Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman, New York Times'in “Türk ekonomisi o kadar sıcak ki bir erimeyle karşılaşabilir” haberinin üzerine yaptığı yorumla "Türkiye 1997-98 dönemi Asya tipi finansal kriz riski taşıyor mu?” diye sorarak, “Rakamlara göre evet” yanıtını verdi. Dünya Bankası rakamlarına göre, Türkiye'nin dış borç stokunun, ülkenin gayri safi yurt içi hasılasının (GSYH) yüzde 48'ine ve toplam ihracatının yaklaşık iki katına denk düştüğünü vurgulayan iktisatçı, bu borç yükünün büyük ölçüde özel sektörün üzerinde olduğunu ve bu durumun 1996'da Endonezya'da yaşananlarla benzeştiğini belirtti.